Çok gençken, Yunanlı bir kız arkadaşımla birlikte çok güzel, sessiz sakin, küçük bir adaya gitmiştik. Bir gün günbatımında deniz kıyısındaki kumlara uzandık birlikte. Serin, yumuşak su, dalgalar ayaklarımıza kadar geliyordu. Gök karşımızda kızıllaşmıştı, güneş batıyordu. Altımızdaki kum sıcaktı. Orada uzun bir süre birbirimizi kucaklayarak gidip geldik. Sonra da aşkın sarhoşluğuyla kalkıp yumuşak, ıslak kumlarda yürüdük. Biraz dolaştıktan sonra döndük ve seviştiğimiz yere geldik. Ama ortada bir şey kalmamıştı. Oraya hiç gelmemişiz, saatlerce sevişmemişiz gibiydi. Ne sevişmeden, ne de gezintiden bir iz olsun kalmamıştı. Her şey kaybolmuştu. Kum temiz ve dümdüzdü. Oraya yüzyıllardır kimse uğramamıştı sanki. Hafif rüzgar ve yükselen dalgalar her şeyi yok etmiş, ortadan kaldırmışlardı. Hayat da buydu işte; ıslak, sıcak, sonsuz bir kumdaki bir sevişme gibi… sonradan rüzgar ve dalgaların gelip izlerini ortadan kaldırdıkları bir sevişme…
Köylüler... biz... biz rahat insanlarız, dedi. Doğanın içindeyiz, doğayla ilişkimiz çok güçlü. Belki de bundan dolayı dilediğimiz gibi davranırız böyle. Her şeyi;güzelliği, kötülüğü, dostluğu, düşmanlığı, aşkı ve aşık olmayı... her şeyi öğrendiğimiz gibi, bildiğimiz gibi söyler, yaşar ve konuşuruz.
Hafız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden hergün açarmış kanayan rengiyle,
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz'ı hayal ettiren ahengiyle.
Ölüm asude bahar ülkesidir bir Rınde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.
Yahya Kemal