*Spoiler İçerebilir*
Tüylerimin diken diken olduğu, her sayfasında kaybolduğum, sonuna kadar heyecanından bir şey kaybetmeyen 1984. Böyle bir kurgu, böyle bir ileri görüşlülük... George Orwell beni yine kendisine hayran bırakmaktan geri kalmıyor. Okuduğum pek çok distopya arasında beni en çok etkileyenlerden biri. Mutlaka ama mutlaka okunması gerektiğine tüm kalbimle inandığım bir kitap.
Romanda beni tek üzen nokta, sonunda Winston'ın inandığı değerlerden, uğuruna savaştığı düşüncelerinden kolaylıkla (her ne kadar öyle bir kolaylıkla olmasa da) vazgeçmesiydi. Ben, Winston'ın ölümüne de olsa düşündüklerinden vazgeçmemesini beklerdim. Bu nedenle kitabın kapağını kapatıp kenara koyduğumda içimde bir burukluk vardı. Fakat daha sonrasında düşündüğümde ise aslında Winston'ın tam da ondan beklenebilecek bir şeyi yaptığını fark ettim. Çünkü yaşadığı o ortamda, öyle bir zaman diliminde ondan böyle bir hassasiyeti beklemek bir anlamda anlamsız kalabilir pekala da. Gerçekten de insanlar artık uğuruna savaşacakları bir şey yerine çıkarlarına hizmet edecek bir yolu seçmeyi yeğliyorlar. Bu durumda hayatta kalmak, yaşamaya devam etmek de Winston'ın bir nevi çıkarıydı. Eğer düşündüklerini ifade etmeye devam edip onları savunsaydı, büyük ihtimalle öldürülecekti. Fakat o, bunu istemedi. Kendi açısından da haklı olarak... Yine de ben okurken görmüştüm onda o gücü. Sanki ne olursa olsun inandığımız doğrular peşinde gitmemiz gerektiğini anlatmak isteyecekti Orwell, Winston üzerinden. Ama o bu bir nevi kalıplaşmış olanı kullanmamış. Gayet de sıradan, basit ve insani bir duygu, bir dürtüyle hareket eden Winston'a, ondan beklenmesi gereken bir son yakıştırmış. Çünkü 1984 bir distopya, ütopya değil. İdealize olmuş "iyilik, cesaret, dürüstlük" kavramları gerçekte tam anlamlarıyla kullanılmak