Çok ilginç bir roman. Hele de insanlığın ve bilimin biraz tökezlediği, hafif bir gri tonunun ve sokaklardaki isteksiz bir sessizliğin boy gösterdiği bu günlerde kitabı okurken biraz da siz ilginçleştiriyorsunuz olayı. Ansızın veba isimli görünümez bir katilin, adeta bir karabasan gibi üstüne çöktüğü oran isimli talihsiz bir kentin hikayesi bu. Olaylar Doktor Rieux'un ve zaman zaman da Tarrou isimli başka bir karakterin güncesinden anlatılıyor. Hikayede bütün oranlılar kurban durumunda. Herkes acı, sefalet ve ölümün kırıp geçirdiği, kapılarının üzerlerine kilitlendiği, yani bir nevi katiliyle aynı odaya hapsolduğu ve umut etmenin ne demek olduğunun unutulduğu bu kente, yorgun bir ruh haliyle kendi cellatına karşı farklı bir tutum takınmaktadır. Kimisi bu vebanın yolunu kaybetmiş insanlığa bir uyarı, bir ceza ve yaptıklarının bedeli olarak tanrı tarafından gönderildiğini ve yapılabilecek tek şeyin diz çökmek olduğunu söylerken, öte tarafta kimileri nerden ve nasıl geldiğinin belirsiz ama bunun o kadar önemli olmadığını, önemli ve yapılması gerekli olan tek şeyin umut ve mücadele etmek olduğunu söyleyerek, kendi canlarını hiçe sayarak ona karşı çetin bir mücadele içine girimektedir. Kimisi veba yüzünden dışarıyla bağlantısı kesilmiş bu solgun kentten yasal yollardan çıkamıyacağını anladıktan sonra bunu yasal olmayan yollardan denemeye çalışırken, kimisi de vebayı bir nimet olarak görmekte ve hiç bitmesin istemektedir. Sadece bir ölümle savaş değildir bu hikaye aynı zamanda da ahlaksal bir bunalımdır. Ansızın ve sebepsizce gelen ve aynı şekilde giden bu vebabın hikâyesinin bütün o soluk ve gri tonunu yazarın edebi gücüyle kitap boyunca üzerinizde hissediyorsunuz. Başlarda kurban durumunda olan herkesin, kimisi bu durumunu korumakta, kimisi ise bir tanık haline gelmektedir.