Stephen King’in 1983’te yayımlanan Hayvan Mezarlığı, yazarın en karanlık ve en ürkütücü romanlarından biri olarak kabul edilir. King, kitabın önsözünde bu hikâyeyi ilk yazdığında yayımlamak istemediğini, çünkü çok rahatsız edici bulduğunu söyler. Ancak yayıneviyle olan sözleşmesi gereği romanı teslim etmek zorunda kalınca, okuyucular bu ürpertici başyapıtla tanışmış oldu.
*********
Aslında bu kitap hepimizin hayatında en az bir kez düşündüğü ama üzerine konuşmaktan çekindiği bir soruyu merkeze alıyor: Sevdiğimiz birini geri getirme şansımız olsa, bunu yapar mıydık? Ve daha da önemlisi, bu kararın sonuçlarına gerçekten hazır olabilir miydik?
Roman, ölüm ve yas sürecini son derece gerçekçi ve acı verici bir şekilde ele alıyor. Louis Creed, ailesini korumak isteyen bir baba olarak, kaybettiği şeyleri geri alabileceğine inanıyor. Ama bazı şeylerin geri döndüğünde asla eskisi gibi olmayacağını çok geç fark ediyor. King, bu hikâyede sadece doğaüstü bir korku yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda ölüm karşısında insanların çaresizliğini ve umutsuzluğunu da gözler önüne seriyor. Okurken, bir noktada kendinizi Louis’in yerine koyup "Ben olsam ne yapardım?" diye düşünmeden edemiyorsunuz. İşte kitabı bu kadar sarsıcı yapan şey de tam olarak bu.
Hayvan Mezarlığı, geleneksel korku unsurlarından çok, insan psikolojisinin karanlık yönlerine odaklanarak tüyler ürpertici bir atmosfer yaratır. Roman, fiziksel korkudan ziyade psikolojik gerilim ile dehşet vericidir. King’in detaylı betimlemeleri, özellikle mezarlığın atmosferini ve ölümle yüzleşmenin getirdiği içsel korkuyu etkileyici bir şekilde yansıtır.
Ancak diğer yandan bu roman, King’in en etkileyici romanlarından biri olsa da herkese hitap etmeyebilir. Özellikle kitabın ilk bölümleri oldukça yavaş ilerliyor. King, karakterleri ve