O günleri yapayalnız geçirdi. Yanına kimse gelmedi, o da kimsenin onu istemediği, sevmediği ve ona ihtiyaç duymadığı gibi alçaltıcı duyguları gitgide daha şiddetli duyumsadı. Onca düş kırıklığına ve küçük düşürülmeye karşın bu arkadaşlığın ondaki anlamını iki misli hissetti.
Henüz o yıllarda çekingen ve korkaktı, ama o zamanlar çocuktu daha. Şimdi artık bir adam sayılırdı, ancak gülen bakışlara katlanmayı bile bilmiyordu henüz, yaşamın gerektirdiği gibi güçlü ve acımasız olmayı bilmiyordu...
Umutla beklediği harikulade şeyler kadınlarla ilintiliydi, kadınlar bütün sırların bekçisiydi; cezbeden, vaat eden, arzulayan ve aynı zamanda arzulanan onlardı.
Her günün akşamında ıssız evine, nefret ettiği daracık odasına dönüyordu; hain ellerce yayılmış gibi geniş gölgelerle kaplı, aynanın donmuş gibi parladığı bu odada geceleri sabah olduğunda uyanmaktan, sabahları da akşama kadar yaşayacağı uzun, uykulu, sıkıcı ve tekdüze günden korkuyordu..