"Bana ne getirdin?" diye sordu.
"Sen bana ne getirdin?" diye karşılık verdim.
Sınrıttı. "Armut olduğunu zanneden bir elmam var," diyerek onu gösterdi. "Ve kedi olduğunu sanan bir ekmeğim. Bir de marul olduğunu sanan bir marulum."
"Demek ki akıll bir marulmuş."
"Hiç de bile," diye nazikçe homurdandı.
"Akıllı bir şey hiç kendini marul zanneder mi?"
"Bir marul olduğu zaman bile mi?" diye sordum
"Özellikle o zaman." dedi Auri.
"Marul olmak yeterince kötü zaten. Bir de öyle olduğunu düşünmek ne feci." Başını kederle iki yana sallarken saçları su altındaymış gibi bu hareketi taklit etti.
Bohçamı açtım. "Sana biraz patates, yarım bir kabak ve bir somun ekmek olduğunu sanan bir șişe bira getirdim."
"Acaba kabak ne olduğunu samıyor?" diye merakla sordu, başını eğip ona bakarak. Ellerini arkasında kavuşturmuştu. "Aslında bir kabak olduğunu biliyor," dedim. "Ama batan güneş rolü yapıyor."
"Peki ya patatesler?" diye sordu.
"Onlar uyuyorlar," dedim. "Ve korkarm soğuklar."
"Dersinin adı ne?"
Fela alnını ovușturarak bıkkın bir sesle iç geçirdi "En ufak bir fikrim yok. Dersinin adının dersinin adı olacağını söyledi." Bana baktı. "Bu ne anlama geliyor? Çizelgeler ve Dökümler'e gittiğim zaman orada Dersinin Adı olarak mı geçecek?"
Sürecin mantık sınırları dahilinde başladığına hiç şüphem yok. Üniversite henüz küçükken herhalde bunlar gerçek birer mülakattı. Bir ögrencinin neler öğrendiği hakkında hocalarla yapacağı bir karşılıklı konuşma firsatı. Bir diyalog. Bir münazara.
Fakat bugünlerde Üniversite'de binden fazla öğrenci okuyordu. Münazara için vakit yoktu. Onun yerine her öğrenci birkaç dakika boyunca soru yağmuruna tutuluyordu. Mülakatlar kısa olmasına rağmen tek bir yanlış cevap veya uzunca bir tereddüt bile harç ücretiniz üzerinde büyük bir etki yaratabilirdi.