Cengiz Aytmatov 'un kitapları diliyle ve akıcılığıyla beni hep büyülemiştir. Her okuduğumda nerde olursam olayım kendimi Orta Asya'da bozkırın ortasında bulmuşumdur. Bozkırın sert rüzgarı yüzüme eser, soğuk ve temiz hava nefesimi keser, derenin uğultusu kulaklarımı doldurur.
Okurken karakterlerle onların acısını, sevgisini yeri geldiğinde terini yeri geldiğinde aşını paylaşırsınız. Karakterlerin hep özverili ve gelenekçi olmasi şahsen çok hoşuma gider. Anlatılan öykü ne kadar acıklı da olsa aşk dolu da olsa karakterler hep çalışkan ve azimlidir. Kültürel ögeler hep ön plandadır.
Aytmatov'un bu kitabında da bolca kazma kürek sesi duyuyor, köyün dayanışmasına ve fedakarlığına şahit oluyoruz. Sonuçta savaş demek fedakarlık demek. Sevdiğin insanlardan, aşından, gücünden fedakarlık etmek demek. Savaş demek acı demek ki kitapta belki en çok yer edinen duygu. Savaş demek sadece karşı cepheyle değil, acıyla da savaşmak demek bazen acıya yenik düşmek demek. Karakterler de yer yer düşüyorlar acının pençesine.
Kitabımız Tolgonay ile Toprak Ana'nın karşılıklı dertleşmesi ve gecmisi yad etmesiyle ilerliyor. Çünkü Toprak Ana en büyük şahitleri. Sonuçta ekilen de o biçilen de, kazılan da sonunda kavuşulan da. Toprak yağmuru da karşılar, köylünün terini de, savaşta dökülen kanlarını da, gözyaşlarını da. Bilmem benim kitap boyu dökülen gözyaşlarımı da kabul eder mi?
Kitabın konusundan ziyade okurken hissettirdiği, düşündürdüğü birkaç şey üzerine yazmak istedim. Bir Aytmatov kitabına rastladıysanız mutlaka alın okuyun. Her kitabının yeri başkadır. Odaklandığı karakterler, duygular ne kadar farklı olsa da verdiği acı hep çok derindir.
TAHLILDEN EKLEMELER (SPOILER!!):
Aytmatov yazımında sizi çeken/ bağlayan unsur nedir?
Doğayı, o kültürü anlatış biçimi
Kitapta sizi en etkileyen