Kitapzâde

Kitapzâde
Okuduklarımdan seçtiklerimin Arşividir bu Hesap... İnternette bilgi çöplüğünde kaybolma; aç bir kitap.... Dünyada en güzel mekân, bir atın sırtıdır. En hayırlı dost da şu zamanda kitaptır...
Aydos/Bulgaristan
Yıllar önce yaşanmış bu küçük anekdotta bir muhabir, Aydoslu genç bir delikanlıya Türkçeyi nereden öğrendiğini soruyor. Genç ise soruya doğrudan cevap vermek yerine, kendinden emin bir tebessümle önce muhabirin nereli olduğunu soruyor. İstanbul cevabını alınca, bu kez İstanbul’un kaç yılında fethedildiğini soruyor. Muhabirin “1453” cevabı üzerine genç, tarih bilgisini konuşturarak Aydos’un 1300’lerin ikinci yarısında Osmanlılarca fethedildiğini, şehrin kalbindeki Beyazıt Camii’nin de İstanbul’un fethinden önce yapıldığını söylüyor. İstanbul, hâlâ Bizans’ın elindeyken Aydos’un çoktan Türk beldesi olduğunu vurguluyor. Konuşmanın sonunda genç, cümlelerini şöyle bitiriyor: “Şimdi sen bana, anadilim olan Türkçeyi nereden öğrendiğimi soruyorsun. Bu soruya ben değil de kim oturup ağlasın?”
Reklam
Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, devrin en mühim hükümdarlarına İslâm’a davet mektupları göndermişti. Bunlardan Doğu Roma yani Bizans imparatoru Herakliyus da bu daveti kabul etmemekle beraber, diğerleri gibi yapmayıp kendi elçisini Sevgili Peygamberimiz’e göndermişti. Bu elçi, Allah Resûlü (s.a.v.) Tebük Seferi’nde iken ona erişti. Aralarında geçen konuşmaları ve yaşananları İbn-i Kesir, “el-Bidâye ve’n-Nihâye” isimli eserinde şöyle anlatır… İmam Ahmed bin Hanbel (rah.), İshak b. İsa kanalı ile Said bin Ebi Raşid’in şöyle dediğini rivayet eder: “Kayser Herakliyus’un, Resûlüllah’a (s.a.v.) elçi olarak gönderdiği Tenuhlu adamı Humus’ta gördüm. Orada pîr-i fâni olmuş bir ihtiyar komşum idi. Ona: - Kayser Herakliyus ile Peygamber Efendimiz (s.a.v.) arasında geçen mektuplaşmayı anlatır mısın, dedim. O da dedi ki: - Resûlüllah (s.a.v.), Tebük’e gelmiş ve Dıhyetü’l-Kelbî’yi (r.a.) Herakliyus’a göndermişti. Herakliyus da Peygamber Efendimiz’in mektubunu okuduktan sonra Rumların keşiş ve patriklerini kendi odasında toplayıp üzerlerine kapıyı kilitledi ve onlara şöyle dedi: - Bu zat, bana üç yoldan birini seçmem için bir mektup göndermiştir. Beni ya dinine tabi olmaya ya toprağımız elimizde kalmak üzere ona malımızdan vergi vermeye veyahut onunla savaşmaya davet ediyor. Ne diyorsunuz? Çok iyi bilirsiniz ki, eğer ona tabi olmaz veyahut vergi vermezsek ayaklarımızın altındaki şu yeri bile bizden alacaktır. Zira kitaplarda bunu açık olarak okuyoruz. Gelin de ona tabi olalım. Veya vergi verelim ki, toprağımız elimizde kalsın. Bunun üzerine hepsi, başlarındaki külahları atıp homurdandılar: - Sen bizi Hıristiyanlık dininden ayrılmaya veya Hicaz’dan buraya kadar gelmiş bir Arap bedevîsine köle olmaya mı çağırıyorsun, dediler. Kayser, yanından çıkar çıkmaz
"Cahillerin kalpleri ağızlarında, âlimlerin ağızları ise kalplerindedir."
Aklı, fikri yerinde olan kişi kendini övmek istemez. Çok düşünür, az söyler ve daima güzel ve iyi şeyler söylemek ister. Her zaman açık olan ağız, içinde değerli bir şey bulunmayan kilitsiz bir sandığa benzer. Hatta o güzel söyleyenler bile dinleyeni usandırıp ona rahatsızlık vermek istemezler. Bunun için de mümkün olduğunca az ve kısa söylemelidirler. Gerçekten de çok laf, dinleyeni usandırdığı gibi söyleyenin de zihnini uyuşturur. Bunun için akıllı kişiler çok konuşmaktan ziyade dinlemeyi tercih ederler. Çünkü hem çok, hem de iyi söylemenin mümkün olmadığını bilirler.
Lisanı ve dili kontrol edememek, akıl kıtlığı ve fikir zayıflığından gelen bir illettir/hastalıktır..
Reklam