Babamı kaybettikten sonra bir şey netleşti: Her şeyin bir sonu vardı ve bu son, insanın ne kadar güçlü olursa olsun, bir şekilde gelip buluyordu. Ama kayıp, sadece bedeni değil, ruhu da etkileyen bir boşluk bırakıyordu. Babamın kaybolduğu o an, içimde bir soru büyüdü; ‘Babam nereye gitti?’ Cevapsız kalan o soruyla her gün yüzleşmek, insanı yavaşça başka yerlere sürüklüyor. İnsan kaybettiği kişiyi sadece bedenin değil, ruhun da varlığını sorgulamaya başlar. Ve işte tam da o an, Allah’ın varlığını sorgulamaya başladım.
Bir insanın arkasında bıraktığı boşluk, kendi içimde bir arayışa dönüşmeye başladı. Bu kaybı anlamak, sadece duygusal değil, derin bir entelektüel uğraş da gerektiriyordu. Allah’ı, doğruyu ve gerçeği aramak… Çünkü kaybın derinliğini ancak bir inançla doldurabilirdim. Babamın gidişi, bir tür uyanıştı; her şeyin sonu olduğu gibi, bu hayatın da bir anlamı olmalıydı. O yüzden araştırmaya başladım. İnandığım her şey, her öğrendiğim bilgi, bana biraz daha fazla yol gösterdi.
Öncelikle Allah’ı daha derinlemesine araştırmaya karar verdim. İslam’ın öğretileri, bana hayatın anlamını öğretmeye çalışırken, bunun ötesinde başka kitaplar da okudum. Hristiyanlık, Yahudilik, Budizm, her inanç başka bir pencere açtı. Fakat hiçbir inanç bana tam anlamıyla kesin bir cevap vermedi. ‘Allah var mı, yok mu?’ sorusu kafamda dönüp duruyordu. Herkes, kendi inancının doğruluğunda o kadar emindi ki, kimse bir adım bile geri atmak istemedi. Ama ben, kaybın beni getirdiği noktada, bir adım geri atmak zorunda kaldım.
Allah’a olan inancım, bir anda kör bir inanç olmaktan çıktı. O kadar çok farklı görüş vardı ki, birinin doğru olması gerektiğini kabul etmek, benim için korkutucu bir şey haline geldi. Kaybolanlar, kaybedilenler, öteki dünya, ölüm… Her şey birbirine karışmıştı. Ama işte