Kişi, hayatındaki en önemli kişinin kendisi, en önemli tanıklığın da kendi tanıklığı olduğunu fark edemezse, hiçbir zaman hayatla ilişkisini doğru kuramaz.
Hüzün, kendi başına müthiş bir deryadır. Hüzünlenemeyen insan gelişmemiş bir insandır. Kendinden kopukluğunun, içindeki öze olan özlemin farkında değildir.
Yaşamında "öz" , "can" , "kendin" olarak ne kadar varsın? Bir kişi yaşamının her ânında, kendisi olarak ne kadar var olduğuna dair iç beyinde, amigdala düzeyinde bir hissiyata sahiptir... İçinde bulunduğu hâl kötüymüş, acı çekiyormuşsun, şu bu... Ama sapına kadar kendinsin, kişisel bütünlük içindesin. "Ah!" diye inlerken bile içinde bir şükür duygusu vardır. Sapasağlam kendinsindir, acın da sensindir.
Demek ki bu maruz kalmalardan kurtulsak bile söz konusu ruh hâli hayatımızın, karakterimizin bir parçası oluyor. Yani sistem istediği jandarmayı yaratmış oluyor. Sonra başımıza kötü bir hâl gelirse, " Mutluluğun bedelini ödedim," hissiyatına kapılıyoruz.
Bu ülkede içindeki çocuk utanca boğulmuş o kadar insan var ki! Ben onlara " yetişkin çocuk " diyorum. Bunlar kötü insanlar değiller ama her türlü kötülüğü de yapabilirler.