İlk olarak en gençlerin koşusu yapılacak. Ayaklarını kumun içinde oynatarak rahibin başlama işaretini vermesini bekliyorlar. Yeni yeni filizlenmeye başlamış çocuklar bunlar, keskin ve ince kemikleri gergin derilerinden dışarı fırlayacak sanki. Karmakarışık saçlı düzinelerce koyu renk kafanın arasında sarışın bir başa gözüm takılıyor, daha iyi görmek için öne doğru eğiliyorum. Saçlar gün ışığında bal gibi parıldıyor, aralarında bir de altın ışıltısı göze çarpıyor. Bir prens tacı.
Sarışın çocuk diğerlerinden daha kısa ve onlardan farklı olarak bebek tombulluğunu hâlâ üzerinde taşıyor. Deri bir şeritle arkasında toplanmış uzun saçları, çıplak sırtının esmerleşmiş derisi üzerinde alev alev. Döndüğünde, ifadesinin bir erkeğe yaraşır ciddiyette olduğunu görüyorum.
Rahip işareti verdiğinde çocuk, diğer koşucuların birbirine yapışık gövdeleri arasından sıyrılıp geçiyor. Su gibi rahatça hareket ediyor. Tabanları, yalanan diller gibi pembe pembe parlayıp sönüyor. Kazanan o.
Babamın tacı kucağımdan alıp sarışın çocuğun başına yerleştirmesini seyrediyorum. Yapraklar sarı saçların üzerinde neredeyse siyah gibi duruyor. Babası Peleus, çocuğu almak için gururla gülümseyerek yanımıza geliyor. Peleus'un krallığı bizimkinden küçük ama adamın karısının tanrıça olduğu söylentileri var, halkı da onu seviyor. Babam kıskançlıkla seyrediyor Peleus'u. Kendi karısı bir ahmak, oğlu da en küçüklerin arasında bile yarışamayacak kadar yavaş. Bana dönüyor.
"İşte, oğul dediğin böyle olur."
Defne taç olmadan ellerim bomboşmuş gibi hissediyorum kendimi. Kral Peleus'un, oğluna sarılışını seyrediyorum. Çocuk tacı havaya atıp tutarken gülüyor. Yüzü zaferle ışıl ışıl.
En iyi hatırladığım şey koşucular. Fındıkkabuğu gövdeleri yağlanmış, tepelerinde güneş, koşu pistinde esneme hareketleri yapıyorlar. Geniş omuzlu kocalar, sakalı bitmemiş gençler ve delikanlılar, kaslarla kat kat olmuş baldırlarıyla bir aradalar.