Yanıma baktım kimseler yok. Az önce çevrem insanla doluydu. Köpekler havlıyor, ağaçlar hışırdıyordu. Bir ırmak akıyordu kulağımın dibinden. Ağaçlar suları yıkıyordu. Hayvanlar insanları öpüyordu. Köpekler konuşuyor, insanlar havlıyordu. Gökyüzü sarıydı. Birisi: "Canımsın, diyordu, canımsın, ağacımsın, ırmağımsın; denizim benim." Ötekisi bir insan kokusu içinde sıcaktı. Cevap vermiyordu. Elinin üstündeki mavi damarlar bir dostluk denizine akıyordu. Saçları kara, gözleri kara, kaşları kara, kara günler, kara hikâyeler doluydu. Dudaklarında şimdiden sonra söylenecek kızoğlankız türkülerin boyu vardı.
Sandalın içindeki güneşten, gökyüzündeki tozdan, ağacın kırmızısından mı ay önce
doğuyordu. Bir dudağım yerde, öteki
dudağım kuyruğunda ateş gibi gidip
geliyordu içimden. "Seni damarımda, bileğimde atıyorum."
Yıldızlar asılmıştı ağaçlara. Soğuk kandil kandil sarkıyordu. Yanımda dostların
en koyusu, kadehimde sakız rakısı, dilim
kekeme, elimde olta, oltanın elinde zoka,
sandalda Barba Stanco, küpeşte Sivriada,
yıldızlar bağrımda; dümendeyim. Motor
hışır hışır hışırdıyor. Köpek sesleri geliyor
dostçasına. Ağaçlar yıldızları, ağaçlar tepeleri, köpek sesleri sabahları getiriyor.
Bir balık kokusu içiyorum. Bir Rum evinden midye tavası, bıyıklarımın içinden anason kokusu geliyor.
"Canımsın" diyorum kime.
Kahve fincanına düşen sabah
yıldızını kokluyorum. Mis gibi
kahve kokuyor. Kocayemişlerinin çiçeği pare pare. Karabaşları avuçlarımda eziyorum. Dilime arılar
konuyor, gözümü arılar sokuyor, güneş
batıyor, bir karabatak düşünüyorum.
Martının biri boşlukta bir direğe konuyor. Çakıla, sulardan elbiseler giymiş, hava renginde askerler çıkıyor. Çakılda ayak
sesleri duyuyorum. O, Aspasya’dır o. Aspasya’dır. Yaseminli Aspasya, kâfur kokulu Aspasya, Paskalya çiçeği sarısında Aspasya,