Peyami Safa’dan okuduğum ilk kitaptı.
Edebi diliyle beni derinden etkileyen; kısa ama son derece dokunaklı, yoğun ve anlamlı bir eserdi.
Uzun kitapları eleştirmek istiyor insan böyle etkili bir kitap okuduğunda: Çok sayfalı kitaplarda (istisnalar var elbet) bazı anlar, olaylar ya da betimlemeler uzun uzun ele alınırken, eser içinde dokunaklı gelecek yerler es geçilebiliyor ya da eksik kalıyor yahut sonu yetersiz hissettirebiliyor…
Ama bu kitap öyle değil. 112 sayfada insan histerisine öyle değiniyor ki anlatım tarzı doyuruyor; okuyorsunuz ve bitiyor… Etkisi devam eden bir bitiş…
Kitabın bir yerinde karakterin kendisi için söyledikleri, benim anlatmaya çalıştığım karşılaştırmayla ilişkilendirilebilir bir düzeyde:
“kendimi kitapların kahramanlarından daha mühim bulduğum için, okumaktan sıkılıyorum.”
Devamında, ıstırabından dolayı egosunun böyle düşündürdüğünü de belirttiğinden anlamlı geliyor bu cümle…
Kitabı okurken anlamını bilmediğim kelimeler için aşağıda yer alan bölmeye sıkça ilişti gözlerim; ilmek ilmek okumuş gibi hissettim. Hatta bazı kelimeleri kullanabilmek için işaretledim.
Yazar, bir gencin ağır bir hastalıkla geçen sürecini tüm kırgınlığı, dışlanmışlığı ve içsel sancılarıyla anlatmış. Karakterin aşkı hayatına bütünüyle dahil edemeyişi, tam tutunacakken geri çekilmesi, yaşadığı her acıya eşlik ettirmesi kalbimi burktu.
Kısalığına rağmen yankısı dinmeyen, insanın içini titreten bir roman.
Kalemini sevdiğim için başka kitaplarını da denemek istiyorum. Benim gibi hiç tatmadıysanız şans verin derim…