Gerçi henüz yirmi beşini bitirmemişti. Fakat beş senelik Avrupa hayatında maddi zevklerin hemen hepsini tatmıştı. Zaman zaman metresleri de olmuştu. Bir tanesi vardı ki onu bütün bir sene binbir büyü ile aynıyan yılanlara benziyen kollarının arasında tutmuştu. Öyle ki, Necdet bu kadından ayrıldığı vakit vahşi bir kedinin pençesinden kurtulan bir kuş gibi aylarca kendisine gelememişti. Lakin bu buhran o buhrana benzemiyordu. Bu ateş daha derinlerde yanan bir şeydi. Bu ateş Necdetin kökünü kemiriyordu. Ve bu öldürücü yanışta şefkat ve merhamete benziyen bir zaaf, insana için için, sine sine, ağlamak arzusu veren bir asil tad vardı. İşte Necdet şu dakikada bir sokakta olmasa, utanmasa ağlıyacaktı. Çünki, birdenbire Leylanın bir başını göğsü üzerine koyuşu, bir elini dizi üzerine bırakışı hatırına geldi. Yalnız kaldıkları vakit Leyla büsbütün başka bir kız olurdu. Yabancılar arasındaki o şuh, fettan, aynak ve hatta bir parça da züppe hallerini bırakırdı. O iğreti, yapma örtülerini birer birer atardı, sanki soyun urdu, soyunurdu; çırılçıplak bir ruh olurdu. O kadar halis ve arınmış bir hale gelirdi ve bir küçük kız yumuşaklığı, tatlılığıyla sanki bir kaynak suyu duruluğuyla kalbe akmasını bilirdi.
İşte Necdet, Leylanın herkese bir somaki mermer kadar sert ve parlak görünen güzelliğini böyle bir yudum su halinde, böyle bir saflık ve arılık damlası halinde tatmıştı.