Bu kitabı okumak için doğru bir zamanı seçtiğimi düşünüyorum.
Son yılların en uzun ve en yoğun karı yağarken, pencerenin kenarına ilişip bu kitabı okuduğum anlarda; sanki sayfaların arasından geçip Kars’ın sokaklarında Ka ile birlikte yürüdüm.
On iki yıllık bir sürgünün ardından araştırmacı yazar Ka, başörtüsü meselesi nedeniyle art arda yaşanan intiharları ve yerel seçimleri araştırmak üzere Kars’a gider. Ancak bu şehir, onu yalnızca politik tartışmaların değil, kendi iç dünyasının da tam ortasına çeker.
Kars’ta günlerdir yağan kar, şehri dış dünyadan koparır. Bu kapanmışlıkla birlikte inanç, kimlik, aşk ve ideolojiye dair çatışmalar su yüzüne çıkar. Yazarın son sözünde de belirttiği gibi, kitapta Kars üzerinden aslında dönemin küçük bir Türkiye minyatürü anlatılmak istenir.
Kitapta en sevdiğim taraflardan biri, kar üzerine kurulan metaforlar oldu. Kar, Kars’ı bir şehir olmaktan çıkarıp kapalı bir sahneye dönüştürür. Kaçış yoktur; herkes kendi inancıyla, korkusuyla baş başa kalır.
Peki kar saf mıdır, yoksa her şeyi donduran bir örtü mü?
Kar’da beyazlık, huzurdan çok bir tereddüt ve ikilem taşır. Kar; şehri kapatırken insanı kendine açar. Üzerini örttüğü her şey, aslında daha görünür hâle gelir. Karın altında kalan şehir değil, insanın kendi sorularıydı belki de.
Karakterlerin derinlemesine işlenişi ve anlatımın derinliği, kitabın en güçlü yönlerinden biriydi. Yer yer ağır ilerleyen; sık sık durup düşündüren bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Roman boyunca bir tarafı mutlak doğru, diğerini haksız göstermeye çalışmayan; mümkün olduğunca objektif bir bakışla kaleme alınmış bir anlatı hissi verdi bana.
Ben çok beğendim. Ancak konu olarak herkese hitap etmeyebilir; ağır ilerleyen, toplumsal meseleleri merkeze alan sosyolojik romanları sevenlere tavsiyedir