Anne ve baba olmaya karar vermek, sadece biyolojik bir süreç ya da toplumsal bir rolü üstlenmek olmamalı; bu karar, öncesinde derin bir farkındalık ve eğitim gerektirmelidir. Çünkü ne yazık ki günümüzde birçok ebeveyn, dünyaya getirdikleri çocukları kendilerine ait birer "mal" veya "mülk" gibi görme hatasına düşüyor. Onları birer emanet olarak kabul etmek yerine, çocuklarının mutlak sahibi olduklarına inanıyorlar.
Bu sahiplik duygusu, beraberinde tehlikeli bir yanılgıyı getiriyor: Kendi geçmişlerinde gerçekleştiremedikleri hayalleri, yarım kalmış hedefleri çocuklarına yüklemek. Egolarını tatmin etmek için bir araç olarak görmek. Böylece evlatlar, koşulsuz sevilen birer birey olmak yerine, ebeveynlerin hırslarını tatmin edecek birer "proje" haline dönüştürülüyor.
En acı olanı ise sevginin bir şarta bağlanmasıdır. Çocuklar, sadece ebeveynlerinin çizdiği sınırların içinde kaldıkları, onların istedikleri kalıplara girdikleri ve onların emirlerini uyguladıkları sürece seviliyor ve değer görüyorlar. Yani bir çocuk, ancak anne babasının aynası olduğu müddetçe kıymetli; kendi kimliğini kazanıp, kendi olmak istediğinde ise bir tehdit olarak algılanıyor ve karşısında büyük bir direnç buluyor. Anne babasının istediği yoldan giden çocuk "hayırlı evlat" ilan edilirken, kendi özgün yolunu çizmek, kendi kimliğini bulmak isteyen çocuk dışlanıyor.
Bu anlayış üzerine hepimizin durup derinlemesine düşünmesi gerekiyor.
Çocuklar, anne babalara üzerlerinde tahakküm kursunlar, onları birer köle gibi yönlendirsinler diye verilmedi. Onlar, bu dünyada kendi benzersiz hayatlarını yaşayabilsinler diye ebeveynlere teslim edilmiş birer emanettir. Anne babanın asıl görevi; çocuğun hayat yolunu zorla çizmek değil, o yolda yürürken ona doğru bir rol model olmak, onu tehlikelerden korumak ve güvenle
Nasıl kaybolmadan flanör olacağız?
Hz. Mevlânâ bu dengeyi çok güzel kurmuş.
"Pergelin iğnesini doğru yere sabitle, ondan sonra bin alemi seyr-ü sefer eyle." diyor. Şimdi o pergelin iğnesini bir yere sabitlemezsek, dağılır gideriz. O yüzden tabii ki bir istikametimiz, bir çerçevemiz olacak zihnimizde. Zira her yere gidebilen bir insan aslında hiçbir yere gidemiyordur. İstikametini, menzilini bilecek insan. Nereye gitmek istiyorsun?Her yere gidiyorsan bir amacın, bir maksadın, bir maksudun, bir hedefin yok demektir. Bu yolculuk değildir. Bu biraz rüzgarın önündeki yaprak gibi dağılıp gitmektir. O yüzden pergelin iğnesini doğru yere sabitlemek son derece önemli. Bizim için bu, bizim inancımızdır, inanç değerlerimizdir, inanç dünyamızdır.
Kendi Gökkubbemiz/ İbrahim Kalın
Türk insanı büyük bir medeniyetin varisidir. Kendisine sonsuz düşmanlıklar kazandıran bir mazi. Ve bugün tam bir mağlubiyet içindedir... Zaferin biricik şartı fedakarlık. Kavgaların en çetini karşısındayız, kendimizle kavga, haysiyet ve namus kavgası. Hakikat uğrunda bu kadarcık bir tehlikeyi göze alamayanların yaşamaya hakları var mı?
İstikbalimizi kendimize karşı kazanmak zorundayız önce. En büyük tehlike bu tefekkür ataleti, bu zillete rıza, bu gururdan soyunuş. Oysa insanın tek izzete tefekkür...