Hayatın zevkleri ve kandırmacaları kalbini tekrardan sızlatmıştı. Savrulup bir kenara atılan, toprağın üzerinde kıvrılıp şekil değiştiren ve üzerine acımasızca basılan bir mum ışığı gibi seğirterek sönmek yerine; eğlenceli bir anda, büyük ateşler, kıvılcımlar ve alevler çıkaran bir yangında sanki bir tesadüfmüş gibi hayatını sonlandırmayı arzuluyordu.
Uçuruma dans ederek atlamak istiyordu.
Kalp işte... Sevmek ve sevilmek istemesi asla şımarıklığından değil, damarlarındaki asil kandan. Akıl ile çatışıp durması geçimsizliğinden değil, bilakis hilesiz, hakikatli ve hasbî oluşundan.
Fasılsız bir ritimle, hayatın çiçekli kayığını sallayan, dalgalar gibi durmadan coşkun olan bu akışın, kendisini fısıltılarla ileriye sürüklediğini hep hissederdi kadın.
Yine kalp bu... Seviyor ama okşamak için elleri yok. Tıbben ağrıması mümkün değil ama bir şekilde ağrıyor işte. Beyne musallat olan migrenden daha şiddetli bir ağrısı var. Hafızası da beyin hafızasından daha kuvvetli. Ayaklarımızın veya beyin hücrelerimizin bizi götüremediği yerlere kadar götürdüğü biliniyor ama asla ne kendisi bir taşıma aracı ne de bizden taşıma ücreti talep ediyor. Biz onu terk etmezsek o bizi terk etmiyor. Nadiren de olsa sahibine iyilik yapacağı tutarsa cildine güzellik, yüzüne aydınlık, saçına parlaklık, gamzelere keskinlik katarak bunu gösteriyor ve sahibine yaşadığını bütün hakikat ile hissettiriyor.