Ruhsal olaylarda en başta saptayacağımız şey, yine bir amaca yönelik devinimdir. Dolayısıyla, insan ruhunu durağan bir bütünmüş gibi tasarlamanın yanılgıdan başka bir şey sayılamayacağını belirtmeden geçemeyeceğiz. İnsan ruhunu ancak devingen güçler şeklinde kafamızda tasarlayabiliriz; kuşkusuz öyle güçler ki, birlik ve bütünlük oluşturan bir temelden doğup, birlik ve butunl oluşturan bir amaca varmaya çalışır.
Doğrusu, bireylerin yaşamındaki gibi ulusların yaşamında da gördüğümüz şey, yetersizliklerin asla her zaman dezavantajlardan oluşan bir yük sayılmaması gerektiğidir; bir yetersizliğe dezavantaj gözüyle bakılıp bakılmayacağını, ilgili kişinin ya da ulusun içinde yaşadığı durum belirler. Geceyle gündüzün değişimi, güneşin egemenliği atomların devingenliği vb. gibi kozmik doğa olaylarından kaynaklanan zorunlukla ruhsal yaşam arasındaki ilişkiler de yine alabildiğine bir çeşitliliği içerir. Söz konusu kozmik etkilerle ruhumuzun kendine özgürlüğü arasında da yine sıkı bir ilişki vardır.
Çevreden soyutlanmış bir ruh yaşamı düşünülemez; bizim kafamızda tasarlayabileceğimiz bir ruhsal organ, kendisini çevreleyen tüm nesnelerle bağlantı içindedir, dış dünyadan uyarılar alıp, şu ya da bu biçimde bunlara yanıtlar verir, çevreye karşı ya da çevreyle birleşerek organizmanın güvenliğini sağlamak ve yaşamını garanti altına almak için güç ve olanakları barındırır kendisinde.
Yani ruhsal yaşama, çevreyi etkileyerek insan organizmasının kalıcılığını sağlayıp gelişimini garanti altına alacak saldırı ve güvenlik önlemlerinden oluşmuş yapılar bütünü diye bakabiliriz.
çünkü insanda yeni bir gücün, yeni bir etkenin , "kendi kendini tanıma" diye bir olayın, kendi içinde olup bitenleri kavrayıp, bunların nerelerden kaynaklandığını daha üst bir düzeyde anlama yetisinin gözlerini dünyaya açması durumunda, determenistlik [gerekircilik] bir başka kılığa bürünecek, bir yaşantının yol açacağı sonuçlar eskisinden değişik nitelik taşıyacaktır. İnsan değişecek ve değişik durumunu hep koruyacaktır.