Kendilerini farklılaştırmak için kullandıkları metaforların ve iç çatışmalarını gizleyen ya da vazgeçilmiş idealleri unutturmaya çalışan sloganların ardında sayısız belirsizlik saklı.
Gözlerimi bağlayanların doğrularına sarılıyordum ben de. Kendi kanımın kokusundan, bu doğruların içindeki hile ve ihtiras kokusunu duyamıyordum. Geleceğim diye sarıldığımın usul usul bir tükeniş, bir harcanma olduğunu fark edemiyordum. Ben kendi kanımı emerken, gözlerimi bağlayanlar da düşlerimi emiyorlardı. Bana ne sunarlarsa, ne gösterirlerse ona inanmakla ve bağlanmakla görevli sayıyordum kendimi.
Hayatı o keskin bıçakta değil, okullarda bana öğretilenlerle arayıp bulmaya çalıştım. Kanım tükenmeye yüz tutunca anlamıştım, okullarda hayatı öğretmiyorlardı, aksine okullarda hayatı olduğu gibi görmemem için gözlermi bağlıyorlardı. Eğitim, başımı eğip dilimi o keskin bıçağın üzerine sürmemi öğretmişti bana. gözlerim bağlıyken öğrendiğim tek şey, hep kurtulamayacağımdı. Gözümdeki bağı çıkarıp atmaya her kalktığımda, suçlu hissediyordum kendimi.
Dilimi kesen o keskin bıçağın ne olduğunu anlamaya kalkışmadığım için, varoluşumun o arka bahçesine hep gözlerimi kapattım. Küçük bir inanç yeterdi yaşamam için. Yaşayabilmek ve ayakta kalabilmek için, ihtiyacım olan kendimi aldatma inancı... Bu küçük ve zavallı inanç, kendi kanımı emerken unutmama yeterdi. böyle yaptım.
Kutuplarda ayı avcıları buzulların içinde jilet kadar keskin bir baltayı yerleştirir, keskin tarafın üzerine biraz kan sürerlermiş. Bunu bilmeyen ayı gelip kanı yalarken dili kesilirmiş. ama kanın tadından dilinin acısını fark edemez, kendi kanını yalamaya başlarmış. damarlarındaki kan tükenince, olduğu yere yığılırmış. Avcı da gelip derisinüzermiş. Avcılar ayıları kurşunlarla vururlarsa, ayının postu delineceği ve çok para etmeyeceği için bu yolu denerlermiş.