Gözlemlendiği üzere, ulus-devlet olmanın hareket noktası, aynı coğrafyada yaşayan insanların ortak paydayı oluşturan dil, kültür ve tarih bilincinde özgürce birleşmeleriyle mümkündür. Bu nedenle, millet inşasının sosyolojik yolu -deyim yerinde ise- standart toplum veya kurucu kültürü oluşturan Türklükte bütünleşmektir.
Babil olayından sonra dünyaya dağılan Yahudiler, yaklaşık iki bin yıl sonra, 1948’de yeniden topraklarına kavuşup devletlerini kurduklarında, İbranice’yi resmî dil olarak kabul etmiş, bu dili öğrenmeyenleri de İsrail yurttaşı kabul etmemiştir.
Bir sosyolojik varlık alanı olarak Kemalist sistem, “Türkleşmek” -dikkat buyrulsun “Türkleştirmek” değil- olgusunu gündeme getirmek suretiyle, kimliğine dönmek istiyordu. Bu girişimin, rasizmle, şövenizmle veya faşizmle, uzak yakın hiçbir ilgisi olmasa gerek. Kurucu kültürü temsil eden Türk insanı, yitirilen kimliğine dönmek istiyordu, bundan doğal bir şey olamazdı, kimliksiz yaşayamazdı.