Artık saatleri değil, ekranlarımızın parlaklığını ölçüyoruz.
Uyanır uyanmaz elimiz telefona gidiyor,
henüz gözlerimiz açılmadan dünyayı parmak uçlarımızdan okumaya başlıyoruz.
İçimizde bir boşluk, dışımızda sonsuz bir akış…
Ve biz, durmadan bu akışa yetişmeye çalışıyoruz.
Dijital bağımlılık sessiz bir teslimiyet aslında.
Seni yavaşça içine çeken ama fark ettirmeden tutan görünmez bir ağ.
Bir bildirim sesiyle irkiliyor,
bir “çevrimiçi” ışığıyla umutlanıyor,
bir “görüldü”yle kırılıyor,
bir “beğeni”yle iyileştiğimizi sanıyoruz.
Gerçek bağlarımız zayıflarken
sanala tutunarak güçlü hissetmeye çalışıyoruz.
Ama en çok da kendimizi kaybediyoruz:
Düşüncelerimizi, sabrımızı, dikkatimizi…
Kendi iç sesimizi duyamayacak kadar gürültülü bir dünyaya dönüyor ekranlar.
Belki de en tehlikelisi, bizi tükettiğini bilmemize rağmen
vazgeçemiyor oluşumuz.
Çünkü dijital dünya, bizi hiç yalnız bırakmayan bir dost gibi davranıyor;
oysa gerçekte en büyük yalnızlığımızı orada büyütüyoruz.
Bazen kapatmak gerekir ekranları,
elleri cebine, gözleri gökyüzüne koyup yürümek…
Gerçek hayatın dokunulabilir olduğunu
ve kalbin hâlâ çevrimdışı atabildiğini hatırlamak için.