Bir gerçeği kabullenmeden önce bir süre üstünde tepinirim…
Sanki içimdeki inat, gerçekle benim arama bir duvar örer.
Kırmak istemem o duvarı; önce bir yoklarım, bir öfkelenirim, bir “belki değildir” derim.
Çünkü kabul etmek, bazen “bitti” demek, bazen “haklıydın” demek, bazen de “geri dönüş yok” demektir.
Gerçekle ilk karşılaştığım anda ona kızarım.
Onu reddederim, görmezden gelirim, hatta bazen bile bile yanlışın üzerine yürürüm.
Çünkü insan, canını yakan şeyin doğruluğunu hemen içine sindiremez.
Zaman ister…
İnsanın kendine yenik düşmesi zaman alır.
Ama sonra…
O gerçek, inatla karşımda durmaya devam eder.
Ne kadar tepinsem, ne kadar kaçsam, ne kadar öfkelensem de gitmez.
Ve ben, yorulurken o olduğu yerde bekler.
Sonunda kabullenirim.
Sessizce, kimse duymadan, kimse bilmeden.
Belki bir gece yarısı, belki bir cümlenin ortasında, belki de nefes verirken…
İçimden bir şey “tamam” der.
İşte o an, gerçeği kabul etmiş olmam değil asıl mesele;
Benim kendime yenilgimi şefkatle sarabilmemdir.
Çünkü bazı gerçekler yenmez, bazı gerçekler sadece içimize yerleştirilir.
Ve ben, ne kadar tepinsem de sonunda kendime teslim olurum.