Toplumsal roller kadınlara sürekli fısıldar:
“Yetemezsin.”
Yetemedikçe daha çok çabalaman, çabaladıkça daha çok yorulman beklenir.
Sanki kadın olmak, hiç bitmeyen bir sınavın içinde yaşamakmış gibi…
Kadınlardan güçlü olmaları beklenir, ama duygularını fazla göstermemeleri istenir.
Çalışmaları övülür, ama başarıları “şans”a bağlanır.
Evde kusursuz, dışarıda kusursuz, ilişkide kusursuz…
Her şeyde “tam” olması istenen tek kişi kadındır.
Ama ondan beklenen bu “tamlık”, aslında onu eksik hissettirmek için kurulmuş bir tuzaktır.
Toplum şöyle der:
Biraz daha güzel ol, biraz daha sabırlı, biraz daha uysal…
Daha az yorul, ama daha çok yetiştir.
Daha az konuş, ama daha çok dinle.
Ve bütün bunların sonunda yine de “yetersiz” hisset.
Oysa kadın hiçbir kalıba sığmak zorunda değildir.
Kadın, kimsenin biçtiği role göre değil, kendi istediği hayata göre anlam kazanır.
Gücünü başkasının beklentilerinden değil, kendi varlığından alır.
En acısı da şudur:
Bir kadın ne kadar çok şey başarırsa başarsın, toplum ona hâlâ eksik bir şey bulur.
Ama gerçek eksik; kadında değil, o bakışlardadır.
Kadına sürekli “yetemezsin” diyen düzenin kendisi zaten yetersizdir.
Belki de bir gün, kadınlar kendilerine değil,
toplumsal kalıplara “yetmediği” için gurur duyacak.
Ve işte o gün, gerçek özgürlük başlamış olacak.