Henüz 15 yaşlarımda tanıştığım ve Beyaz Diş romanıyla beni kendine hayran bırakan bir yazarın başyapıtından bahis açalım bu seferimizde. Evet seferimizde dedim zira bu yazı bir gemicinin hayat hikayesine odaklanmakta. Martin Eden…
Martin Eden, hayatı gemilerde çalışarak geçmiş, kaba saba, fakir, sefil ama bunlardan kasrı nazar; alabildiğine karakterli, dürüst, gururlu bir adam. Hayatının değişeceği gün olduğunu bilmeden, bir kavgada hayatını kurtardığı adamın evine yaptığı davete icabet eder Martin. Odaya girip zengin eşyalarını görünce utana sıkıla oturur. Zaten adamın da amacı böylesine okumamış-yahut okuyamamış-, fakir bir adamı evine çağırıp dalga geçmek, hakir görmektir. Ancak kaderin cilvesine bakınız ki, kardeşi Ruth’un bu sefil adama gönlünü kaptırmasına da sebep olmuştur.
Ruth, zenginliğin züppeleşmiş hali bir kızdır. Alabildiğine dar görüşlü bir ailede doğmak suçu değilse de bu fikirlerin çıkıntılarından kendini yontamamış olması kendi suçudur nihayetinde. Hayatı hep kendi çevresindekiler gibi fakirleri hakir gören insanların gözünden görmeye alışmıştır Ruth, aşık olduğu adama kültür takviyesi yaptırmak ister, kelimenin tam anlamıyla. Ne de olsa böylesine cahil(!) ve bilgisiz bir adamla aynı seviyede değildir… Tabi bir romanın sonunda tam da bu duruma kendisi düşer lakin kitabı tamamıyle anlatacak değilim, affınıza mahcuben.
Martin’de kafaya koyar okumayı. Ama öyle yüzeysel okuma hevesi değil. Gerçek bir kültür tahayyülü ve beyin fırtınası yapar her birinde. Gittikçe kendini geliştirir bu zeki adam. Ancak ne var ki bir türlü ne Ruth’un kendini beğenmiş ailesine ne de Ruth’a yaranamaz. Ailesi hiç istemez, fakir ve cahil bir adamla ne işi olacaktır üniversite okumuş Ruth ile ?
Ruth ise sevmesine rağmen paraya pula, ailesi ve züppe kabilesiyle eş değer