Herkese merhaba. Lütfen toplanın, çünkü hem ilginç bilgiler vereceğim sizlere yani bilgilendirici bir inceleme olacak, hem de oldukça eğlenceli...
İşin bilgilendirici kısmından başlayalım. Bu yaz İngiltere Edebiyatı'na bir hayli aşina olmaya başladım, özellikle Victoria Dönemi diye geçen 19.yy kitaplarına. Bu dönemde en göze çarpan özellik, toplumda kadınlara oldukça kötü ve sıradan gözlerle bakılması. Dönemin düşünce anlayışına göre kadınlar sadece yemek yapar, çocuk yapar, iş yapar ama asla kitap falan yazamazlar. Kadınların arka plana dahil atılmadığı bir dönemde bir kadın olarak kitap yazmak kulağa imkansız gibi geliyor elbette.
Neyse ki Virginia Wolf, Jane Austen, Mary Shelley gibi kadın yazarlar her şeye rağmen ellerine kalemi almışlar ve yüreklerindeki cesaret ateşiyle kağıtlara bir şeyler karalamışlar. Bronte Kardeşler de kısacık ömürlerine rağmen başyapıt olacak birer eser bırakmışlar İngiliz Edebiyatına.
Emily Bronte'un Uğultulu Tepeleri ve Charlotte Bronte'un Jane Eyre'i.
Bronte Kardeşler o dönemde bir şiir kitabı çıkarmışlar ancak kadın oldukları için ve dolayısıyla kimsenin okumayacağını düşündükleri için kitabın yazar kısmına erkek isimleri koymuşlar ve isimlerini baş harfleri aynı kalacak şekilde Currer, Ellis ve Acton olarak değiştirmişler. Bu enteresan durum beni gerçekten çok etkiledi, üstüne şiir kitaplarının da başarıyla yorumlandığını öğrendiğim zaman iki kat mutlu oldum.
Bu dönemin kitaplarında sizin de dikkatini çekti mi bilmiyorum ama benim dikkatimi en çok çeken şey, muazzam mekan tasvirleri. Malikaneler, konaklar, bağlar bahçeler, ovalar, dağlar, ağaçlar o kadar güzel ve özenle anlatılıyor ki, kitabı okurken sanki Claude Monet tablosuna bakıyor gibi oluyoruz. Neden Monet dedim, çünkü özellikle doğa teması kitaplarda muhteşem işleniyor ve
Jane EyreCharlotte Brontë · Can Yayınları · 202042,1bin okunma
Zweig tarafından kaleme alınan bu eserde gerçekten de tutkunun derinliğini iliklerinize kadar hissedebiliyorsunuz. Gencin kumara olan tutkusu, ve kitapta başrol de yer alan Mrs. C'nin gence olan tutkusu okurken sizi hayrete düşürebilir.
Kitabın ana konusu kocasını kaybetmiş Mrs. C'nin tatilde karşılaştığı kumar borcundan intihara sürüklenen bir adamın hayatını kurtarmak için yaptıklarını anlatması ve sonrasında maruz kaldığı muameleyi anlatmasıdır. Arka planda siyasi mesajlar içerse de ben incelememde bu konuyu atlayıp tutku konusunu ele almak istedim.
Başarılı bir eğitimden geçen genç, amcasının at yarışında kazandığı parayı görünce kolay para kazanmanın ardına düşer. Babasının harçlık olarak yolladığı parayı kumarla katlayarak zengin olma yolunda ilerler. Zamanla kazandıklarını kaybedip sırf daha fazla kazanmak için hırsızlık yoluna bile düşer. Kumarın insanları nelere sürüklediği ne kadar aşikarken, halen dünya da çok fazla oynanmakta ve fahiş miktarda paralar dönmektedir.
Mrc. C'nin yaşadığı acıyı gerçekten Zweig çok başarılı resmetmiştir. Kitapta çok fazla psikolojik betimleme olduğunu düşünmeme rağmen karakterleri bize çok güzel yansıtmıştır. ''Yalnızca ölmek istediğimi hatırlıyorum, ama çok istediğim halde o hüzünlü halimle bunu çabuklaştıracak güçten yoksundum.(syf 17)'' Gerçekten de her şeyi göze almış, elinden geleni yapmış ve herkesin içinde onuru yerler altına alınmış bir kadının yaşamından yirmi dört saati aktarmıştır Zweig.
Mrc. C'de ölmek istediğini belirtmiş, ancak bunu yapmamıştır. Herkesin hayatında canının yandığı noktalar vardır illaki. Ölmek istediğimiz, ötesini düşünmediğimiz noktalar. Halbuki yaşama arzusu bedenimizin her zerresinde ölüm arzusundan çok daha güçlü bir şekilde mevcuttur. Oysa öldürülmek istenen aklımızdakilerdir.