Atlas Okyanusu kıyısında küçük bir adanın iki sakini vardır. Sessiz bir hayat sürmek isteyen çizerimiz Alec ve esrarengiz bir yazar olan Ève. Dünya bir nükleer felaketin eşiğinde olup, teknolojik gelişmelerin insanın sonunu getirdiği konuşulmaktadır.
Bir sabah uyandıklarında elektrik, telefon, televizyon, radyo gibi hiçbir iletişim aracının çalışmamasıyla hikaye başlar. Herkes felaket senaryoları yazıp, korku içinde ölümü beklerken, kendilerine Empedokles'in Dostları diyen oldukça gelişmiş teknoloji ve tıp bilgisine sahip bir grup insan bu karmaşaya son vermeye gelir.
Kitap genel olarak tahmin edilebilmesi kolay bir hikayeden oluşsada içinde barındırdıkları ve anlatabildikleri beni çok etkiledi diyebilirim. Bu kitap tek başına ne bir distopik dünya çerçevesi, ne sıkıcı bir kadın-erkek ilişkisi ne de insanın ölümsüzlük isteğinin doğurduğu sonuçlar. Tüm bunların yanı sıra çelişkilerle dolu insan doğasının dışa vurumu ve asla yenemediği bencillik duygusuna ayna tutulması diyebilirim. İnsanın bastıramadığı duyguları, gideceğimiz yolu bize gösterecek sözü anlam kazandı ve ben ne yalan söyleyeyim kendimi sık sık Ève'ye hak verirken buldum.
Yazar her ne kadar "yaşamı taşıyan ne geçmiş ne gelecek, şimdiki zaman" diyor, şu anın kıymetinden bahsediyor olsada geleceğin kaygısını çelişkiler ve zıtlıklarla iliklerinize kadar hissettiriyor. Tüm bu felaket senaryolarının ortasında, Empedokles'in Dostlarının bizlere umut ışığı olduğunu düşünürken, aslında umudu yine başkalarında aradığımızı farketmem benim için acı oldu.
Kendi yarattığımız sistem içinde boğulduğumuzu, daha mutlu ve huzurlu bir dünyada yaşamanın bizlerin elinde olduğunu hatırlatan yalın bir kitap. Yazarın kendi kalıpları dışına çıkma çabasını takdir ettiğimi söylemeden de geçemeyeceğim.
Hikaye kahramınız Cem' in çocuk yaşta, yokluğunu çektiği babasının yerine bulduğu Mahmut Usta ile zor şartlar altında su aramalarıyla başlıyor. Hayatını kazanmak zorunda olan Cem, efsaneler ve gerçekler arasında sıkışıp kalmış, baba figürüyle olan iç savaşındayken, aynı zamanda olacaklardan habersiz, takıntı haline getirdiği esrarengiz bir tiyatrocu kadının peşinden sürükleniyor ve tüm hayatını etkileyecek kararlar alıyor.
Hemen hemen her babanın oğlu ile benzer hayatlar yaşadığını, aynı eksiklikleri deneyimlediğini, aynı travmalardan geçtiğini, sonraki nesillere yine benzer yaşamlar bırakıldığını acımasızca gösteren bir hikaye. Kitabı bitirip kapağını kapattığımızda ise tüm bunların yanı sıra bu hikâye için kendini ispatlama çabasıda diyebiliriz aslında.
Masallar bir hayatı ne kadar etkileyebilir, tüm benliğimizle benimsediğimiz efsaneler bir gün gerçek olur mu, sonunu her ne kadar biliyor olsak da yine de bir gün başladığımız yere dönermiydik ?
Aşkı, hayal kırıklıklarını, büyüme sancılarını, özgürlüğü, pişmanlığı, umudu ve en önemlisi insanın kendiyle savaşını bulabileceğiniz bir kitap.
Ben çok sevdim. Her bölüm heyecanım ve merakım katlanarak arttı. Farkettim ki Cem ve hikayesi aslında hepimizin hayatının bir parçası.
Nazi Almanyası; Führer unvanlı hükûmet ve devlet başkanı Adolf Hitler’in egemenlik sürdüğü dönem de yeni bir savaşın eşiğinde..
Devletin önde gelenlerinin eşleri vahşi cinayetlere kurban gitmeye başlarlar. Görünürde masum ve zenginliğin verdiği o yalnızlığın, depresyonun kıskacında kalmış eşler rüyalarında gördükleri Mermer Adam ile yüzleşeceklerdir.
Eşlerin ölümlerini araştırmak üzere görevlendirilen Gestapo subayı Franz Beewen, öldürülen kadınların psikiyatrı Simon Kraus ve kendini deliliğin sınırlarına adamış zengin ve bağımlı psikiyatr Minna von Hassel'i de yanına alarak cehenneme dönen Berlin sokaklarında bu cüretkâr katilin peşine düşer.
Bir Gestapo subayının travmalarından, bir bağımlının hayata tutunma çabasına, yaptığı şantajlarla kendine yer edinmeye çalışan bir psikiyatrın sefil yaşamına dair pek çok farklı hayata tanık olabileceğiniz bir kitap. Parçalanmış yüzlerden korkunç deneylere, ari soydan çingenelere, büyücülerden, toplama ve işkence kamplarına kadar uzanan uzun soluklu bir macera.
İnsanın fırsat bulabilirse ne kadar korkunç şeyler yapabileceğini gözler önüne seren, savaşın aslında bir tür cinayet olduğunun ısrarla üstüne basan her anı gerilim dolu, sürekli peki şimdi ne olacak diyeceğiniz sürekleyici bir kitap.
Zekayı, hiçbir şey tutkulu bir kuşkudan daha iyi keskinleştiremez; olgunlaşmamış aklın tüm olanaklarını, karanlığa süren bir izden daha iyi hiçbir şey gözler önüne seremez.