Musab

İnsan en büyük hatayı kendini yalnız hissettiğinde yapar.
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Hayat bize daha fazla hoşgörü öneriyor. Kabul etmekle onaylamak farklı şeyler. Her şeyi onaylamak ve desteklemek zorunda değiliz ama kötü, zararlı, gurur kırıcı olmadığı sürece farklı olan her şeye hoşgörülü olmalıyız. Yoksa rahatsızlık verici yalnızlıklar insanoğlunu bekliyor.
Etrafımız çoğunlukla birbirlerinin sorumluluğunu almış fakat ilgisiz, saygısız ve bilgisiz insanlarla dolu. Sorumluluk alışkanlığa dönüşmüş, canlılık yitirilmiş ve hepimiz yorulmuşuz. Herkesi ve her şeyi sevmek zorunda değiliz. Sevmeye karar verdiklerimize bu özeni göstermeliyiz. Aynı şekilde karşı taraftan bunları alamıyorsak gözden geçirmemiz gereken bir ilişkimiz var demektir.
Bebeğin anne göğsüne sürekli yapışma isteği sadece karın doyurma hazzı olamaz. Aynı zamanda güvenli bir bağ kurma isteği söz konusudur. Doğduğumuz an, içimize istemimiz dışında işlenen ve katlanılmaz olan yalnızlık hissini giderebilmek için çeşitli yollar ararız. En şiddetli karmaşamız; hem birilerine ve bir şeylere yakın olmak isteriz hem de bağımsız ve özgür olmak isteriz. Sevgi sadece tek başına hiç de güvenli dayanağımız olamaz. Ona akıl eşlik etmedikçe karmaşalarımız artar. Akıl, insanın derinlik algısını kazanmasını, çözümleme yapmasını, sebep sonuç ilişkisini anlamasını, gerçeği görmesini sağlarken, sevgi diğerleriyle aramızda olan duvarları aşmamızı sağlar. Yıllardır dilde ve yazıda sık kullandığımız bir kavram olan sevgiyi gerçek haliyle tanımlamak zordur. Ama şunu açık açık söyleyebilirim, insanların çoğu sevmedikleri şeyi sevdiklerini sanıyor. Farklı duygulara sevgi ismini takıyorlar. Bağımlılıklarımızı, alışkanlıklarımızı, sevdiğimizi sorarız. Bir memleketi, bir çikolatayı sevmek, âşık olduklarımızı sevmek vb. Büyük, geniş bir alandır. İnsanlar, kolay sevebildiklerine inanır. Sadece tercihlerinin doğru ya da yanlış olup olmamasının önemli olduğuna, kendilerini inandırmışlardır. Eğer doğru işi, eşi, elbiseyi, yolu, kararı bulursam mutlu olurum diye düşünüyoruz. Sık karşılaştığımız son yıkım pişmanlık, üzüntü ve depresyon oluyor. Gerçek sevgi çok başka, insanın aktif ve canlı olabildiği anlardadır. Temel öğeleri; ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgidir.
Zihinsel ve duygusal bir olgu olarak sahip olma bahsine giriyoruz. "İşlevsel mülkiyetten" söz ederken öncelikle şu hususu apaçık belirtelim. Ben makul ölçüde kullanabileceğimden daha fazlasına sahip olamam. Bu sahip olma ve kullanma, çeşitli neticelere yol açar: Benim etkinliğim sürekli teşvik edilir, çünkü sadece kullanacaklarıma sahip olarak ben daima aktif olmaya teşvik edilirim. Mülkiyet açgözlülüğüne pek yakalanmam, çünkü ben sadece verimli üretme kapasitemin elverdiği miktarda şeylere sahip olmayı isteyebilirim. Kıskançlığa pek kapılmam, çünkü ben sahip olduğum şeyi kullanmakla meşgulken, başkasının elindeki şeyi kıskanmam abes kaçar. Sahip olduklarımı kaybetme kaygısı gütmem, çünkü işlevsel mülkiyet kolaylıkla ikame edilebilir. Kurumsal mülkiyet tamamen farklı bir deneyimdir. O, işlevsel "sahip olma" ve "olma"dan farklıdır; kişinin kendini ve dünyayı deneyimleyişinin diğer bir temel biçimidir. Bu iki deneyim türüne hemen hemen herkeste rastlanır. Hiç sahiplenme deneyimi olmayan kişilere ender rastlarız ama bildikleri tek deneyim sahiplenmek olan kişiler çok daha kalabalıktır. Çoğu kimse "sahip olma" ve "olma" dediğimiz iki tür deneyimi kendi karakter yapısında özgül bir biçimde harmanlar. Ne var ki sahip olma kavramı ne kadar basit görünse de sahip olma deneyimini tarif etmek zordur, çünkü böyle bir tarif, ancak okurun sadece zihnen devreye sokmasıyla değil sahip olmayla ilgili duygusal deneyimini harekete geçirmeye çalışmasıyla yapılabilir. İşlevsel olmayan nitelikte sahip olmayı anlamaya belki de en faydalı yaklaşımı, Freud'un en önemli görüşlerinden birini hatırlayarak geliştirebiliriz. Freud bebeğin salt edilgen alıcılık evresinden geçtikten sonra saldırgan sömürücü bir alıcılık evresine girdiğini, daha sonra da olgunluk evresine ulaşmadan önce,