"Joyce'daki karşılaşmalar zaten (ya da belki hâlâ
demeliydim) dilseldir: öyküler, dedikodulardır, modemist şair ya da yazarın demiuıjik (Eflatun felsefesinde dünyayı yaratan etmen) dönüşümünün —yeni ortaya konanı, modem yaşamın dilsel olmayan olasılıklarını göstermek amacıyla yeni bir dilin yaraulması gereği— Joyce’da kısa devre yapsın diye, gerçekleşirken konuşma ve hikaye anlatmaya zaten asimile edilmişlerdir. Bu arada, Ulysses'in bu gerekli dilselliğinin kendisi —kendi hakkında dediği gibi, "son büyük konuşmacılar" hakkında bir kitap— İrlanda’yı daha eski bir retorik geçmişe ve (eylemin yokluğunda) sözlü anlatımı yaşatanlara mahkum eden ve Dublin’i dedikodu ve söylentilerin hâlâ egemen olduğu gelişmemiş bir köy şeklinde donduran emperyalizmin bir sonucudur."
"Londra, insan doğasını bu kadar derinden değiştiren ve kişisel ilişkilere daha büyük bir gerilim getiren bu göçebe uygarlığın önceden alınan tadından başka bir şey değildi."
"Çünkü sömürgecilik, bir bütün olarak ekonomik sistemin önemli bir yapısal parçasının metropolün* ötesinde, günlük yaşamın ve ana ülkenin varlık deneyimlerinin ^dışında, sömürgelerde, hangi toplumsal sınıfa dahil olurlarsa olsunlar emperyalist gücün özneleri için kendi yaşam deneyimi ve yaşam ^dünyası —emperyalist dünvanmkılerden çok farklı— bilinmez ve LgusunüIernSzman «ıılaHa_yprlftyîğj anlamına gelir."
"insanlar genellikle Lenin’in I. Dünya Savaşı sırasında emperyalizm üzerine hayli etkili bir broşür yazdığını anımsarlar; Marksist olmak için "emperyalizm" sözcüğünü fazla sık kullanan insanlardan kuşku duyarlar olasılıkla..."