‘Diyebilirim ki tanışmamızın hemen hemen ilk dakikasından beri, davranışlarınızla küstahlığınızı, kibrinizi, başkalarının duygularına hiç önem vermeyen bencilliğinizi apaçık ortaya vurdunuz. Sonraki olaylar bu olumsuz temelin üstüne öyle köklü bir soğukluk kurdu ki, tanışmamızdan birkaç hafta sonra, dünyada bir siz, bir ben kalsak gene de sizinle evlenmeye asla razı olamayacağımı kesinlikle biliyordum.’
Tanışmamızın daha başlangıcında bu iki erkekten birinin bana gösterdiği soğukluk beni gücendirmiş, öbürünün hayranlığıysa gururumu okşamıştı. Böylece peşin karar ve yargılarla gözümün bağlanmasına boyun eğdim ve sağduyuyu bir kenara itiverdim. Şu dakikaya kadar meğer ben kendi kendimi bile tanımıyormuşum.
İnsan, hayatın uzun gün ve haftalarını çılgın ve muhteşem anlara yoğunlaştırmanın bedelini, kısalmış bir ömürle ve çoğu kez fahiş faiziyle birlikte ödüyor.
Doğduğum andan itibaren çözülüp dağılmaya başlayan bedenimin içinde bir iskelet taşıdığımın, adına “surat” denilen şu etli kabuğun altında, ölümün burunsuz kafatasının hamili olduğumun farkındayım.