Semerkant, sadece bir roman değil. Zamanı aşan bir düşüncenin, bir ruhun, bir direnişin hikâyesi. Ben bu kitabı okurken sanki Ömer Hayyam’ın zihnine konuk oldum; onun şiirlerinde, her dizede, bir yaşam felsefesiyle yüzleştim. Ölümü inkâr etmeyen ama onu hafifleten bir ironiyle, evrenin o sonsuz düzeni içinde küçücük bir kıvılcım gibi var olduğunu bilen bir adamın sözleri…
Aşk bu romanda hem bir kadınla hem de bir fikirle yaşanıyor. Hayyam’ın Cihan’a duyduğu sevgi, sadece bedensel değil; onunla düşünsel, duygusal bir bağ kuruyor. Ama beni en çok etkileyen, aşkın oradaki kırılganlığı… Çünkü ne zaman bir şeyin sonsuz olmasını istesen, hayat onu sana geçici olarak verir. Tıpkı hayat gibi, aşk da geçici, ama o geçiciliğin içindeki derinlik, işte asıl büyü burada başlıyor.
Ve ölüm… Kitabın her yerinde sessizce dolaşıyor. Bazen bir hükümdarın emrinde, bazen bir inancın fanatizmiyle, bazen bir geminin batışında… Ama Hayyam’ın gözünden bakınca ölüm, korkutucu olmaktan çok, anlam verici bir yere dönüşüyor. Ölüm varsa, zaman değerli; zaman değerliyse, bir şiir yazmak, bir kadeh içmek, bir sevdaya düşmek kutsal.
Son sayfalara geldiğimde bir hüzün çöktü üzerime. Çünkü Semerkant’ta sadece bir şehrin, bir el yazmasının, bir aşkın değil; aynı zamanda insanlığın düşlerinin de nasıl yok olup gidebileceğini gördüm. Ama aynı zamanda o düşlerin bir kısmının, biz onları okuduğumuz sürece yaşayabileceğini de…