"Bütün mutlu aileler bir birine benzer, her mutsuz ailenin mutsuzluğu kendine göredir."
Bu cümle ile başlayan ve bazılarına göre şimdiye kadar yazılmış en başarılı roman sayılan bu eserde, Tolstoy sindire sindire, geniş geniş, uzun uzadıya, oldukça da derinlemesine işlemiş ne anlatmak istediyse.
19.yy Rus Aristokrasisine, yaşam tarzlarına, kent ve kırsal hayatlarına dair çok önemli detaylar var eserde, ancak öncelik olarak aile, toplum ahlakı, gelenekler, aşk,sadakat, insanın psikolojik ve felsefi gelişimi, anlam arayışı gibi kavramların temel alındığını, sorgulandığını ve şekillendirildiğini görüyoruz.
Tolstoy bize bu kavramları iki farllı ilişki ekseninde yansıtıyor. Bir tarafta Anna-Voronski, öbür tarafta Kiti-Levin birliktelikleri. Birinde yasak aşk, tutku, sadakatsizlik, normların derinden sarsılışı gibi temalar ağılığını hissettirirken, öbüründe ise sevgi, sabır, geleneklere, ahlaki kurallara ve normlara uyum temaları ağır basıyor. Bu eksende gelişen olayları okurken ağırlıklı olarak bir taraftan Anna'nın öbür taraftan ise Levin'in karakterlerini en ince ayrıntısına kadar anlıyor, yazarla beraber çözülmüyor ve onların içsel sorgulamalarına, kendilerini hayatın bir noktasına konumlandırma çablarına şahit oluyoruz. Eserin sonunda ise Tolstoy bize asıl vermek istediği mesajı bu iki karakterin dönüşümleri ve kendilerini hayatın neresinde konumlandırdıkları ile anlatıyor. Bir tarafta, fırtınalı, tutkulu ve toplum normlarına aykırı hatta meydan okuyan, aile bütünlüğünü parçalayan tarzdaki yaşamına trajik bir biçimde son veren Anna, öbür tarafta bütün sorgulamalarından, farklı deneyimlerinden ve içsel ve varoluşsal sancılarından sonra Tanrıya inanmayı ve iyi bir dindar olarak tanrı için yaşamayı ve iyi bir aile babası olmayı hayatının merkezine koyan