Henrik İbsen, modern tiyatronun kurucularından biri olarak sayılıyor. Norveçli yazardan önce tiyatroda genelde krallar, kahramanlar, büyük laflar ve büyük trajediler varmış. Ne var ki İbsen, bir gün sahneye oturma odasını, kapalı kapıları, evlilikleri, borçları, sırları ve bastırılmış arzuları çıkarmış.
Genelde yazdıklarından ötürü insanlar onu kadın hakları savunucusu ya da ilk feminist yazarlardan biri olarak ansa da, İbsen
“Ben kadın haklarını değil, insan özgürlüğünü savunuyorum.”
diyerek bu tanımlamaya mesafeli kalmıştır.
Ayrıca çok disiplinli bir yazar olduğu da söylenmekte. Öyle ki yazılarını her gün aynı saatlerde yazar, cümleler üzerinde defalarca oynarmış. Bir kelimeyi bile rastgele koymazmış. Bu yüzden de oyunlarının sade, net ve derin olduğu yönünde bir görüş varmış efendim.
Bunlar, İbsen’le ilgili internetten yaptığım bir araştırmanın aklımda kalan özetiydi.
Gelelim kitaba.
Ben, çok uzunnnn yıllar sonra ilk defa bir tiyatro metni okudum. Kitap, iki tiyatro oyunundan oluşuyor. Bunlar rastgele art arda değil; İbsen bilerek bu iki oyunu arka arkaya yazmış.
Nora,Bir Bebek Evi; Nora ve ailesinin hayatının bir bölümünü anlatıyor; pembe yalanların ortaya çıkmak için kaynadığı bir bölümünü… Nora’yi “küçük, ötücü bir kuş” olarak tanımlayan kocası, Nora’nın pembe yalanı, her olayı sevecen tavırlarla geçiştirmesi, yakınlarının bu hali onun çocukluğuna bağlaması, yalanların ortaya çıkması ve sonunda gelişenler…
Hedda Gabler ise yine bir kadın karakter. Ancak Nora ile kıyaslayacak olursak, tamamen zıt bir karakterle karşı karşıyayız. Yine bir ev, yine evlilik, arkadaşlar ve sırlar… Sadece bu sefer Hedda sert, soğuk; kendi duygularını korumak için kendi dışındaki herkesi kontrol altına alan ve ne yazık ki aslında bununla da mutlu olmayan bir