Polislerin yerlerinin tespitinden sonra, elçilikte kaldık ve Kürt liderinin kaderiyle ilgili yeni bir gelişmeyi öğrenmek için bekledik.
Sabah saatlerinde Apo’nun yakalandığı ve Türkiye’ye götürüldüğü haberi yayınlandı. Gözleri bağlı Apo’nun, etrafında dönen Türkler’in yayınlanan görüntüleri, bütün dünyayı dolaşan enstantaneler olmuştu.
Telefonun ahizesini alıyorum, mikrofonu ise, yine herkes duysun diye açık, Diakofotakis ve Kostulas dinliyorlar. Ayrıca, o anda koridorda bulunan avukat Failos Kranidiyo- tis de konuşulanları duyuyor; “Sava, beni dinle, benim Cova- ras. Üç bakan ve başkan buradalar. Üç bakan sana bağlı, anlıyor musun? Hemen git ve onu şiddet kullanarak dışarı at".
Hattın diğer ucundan bazı kişilerin sesleri de geliyordu. Örneğin, Alekas Papadopulos ile Teodoros Pangalos’un seslerini seçebiliyordum. Ama, kesin yemin edememekle birlikte, bakanlardan biri diyordu ki; “At onu dışarıya, vahşi ormana, aslanlar yesinler”.
Ayrıca, küfürler de savuruyorlardı. Bunlar kaldırım küfürleriydi, bahsetmemeyi tercih ediyorum. Biz şaşkınlıktan dona kalmıştık ve onların yokuş aşağı sonu olmayan bir biçimde yuvarlandıklarını dinliyorduk.
Ailesi mücadelede öldürülmüş ve sekiz yaşında yetim kalmıştı. Kimsesi olmadığı için de, kampta Apo’nun yanında büyümüştü. Daha sonra, örgüt onu okutmuş, İngilizce öğrenmişti. Orta düzeyde bir örgüt kadrosu olarak, diplomatik görevle Kıbrıs’taydı.
Tam meydanı geçmiş toprak yola sapmıştık ki yüzbaşı ikinci emri
verdi:
"Katırlar tavlaya!.. Eşekler angaryaya!"
O kadar hak etmiştik ki, içimizden bile bir şey diyemedik...