Tarih boyunca ten rengi, cinsiyet ve inanç yüzünden yaşatılan acıların bir yansıması gibi.
Sömürülen hayatlar, maruz kalınan işkenceler ve ayakta kalma mücadelesiyle örülü bir dünya.
Kaybolan hayatlar derken yalnızca ölümü kastetmiyor Morrison.
Çünkü yaşamak sadece nefes almaksa, bu dünyada çok fazla “yaşayan ölü” var.
Özellikle hayata kadın olarak başladıysan, baştan eksik başlıyorsun mücadeleye.
Kitap, hayata gözlerini açar açmaz yenik düşen dört kadının hikâyesini anlatıyor.
Kimi ten renginden dolayı köle, kimi yalnızca kadın olduğu için hayatın bütün yükünü omuzlarında taşıyor.
Her birinin hikâyesini kendi sesinden okuyoruz ve bu ayrı ayrı yollar, bir noktada aynı çatı altında kesişiyor.
Başlangıçta hangi karakterin hikâyesinde olduğumu zaman zaman karıştırdığım anlar oldu…. ama kitabın en vurucu anı, annesi tarafından başka bir aileye verilen kızın,
finalde annesinin ona yazdığı mektubu okuduğu sahneydi.
Bir anne olarak o satırlar beni derinden sarstı.
Bir annenin, çocuğu için verebileceği en acı ama belki de en merhametli karar…
İşte kitap boyunca anlatılan tüm acılar, o mektupta sessizce düğümleniyor.