Hep derler ya, dünyanın en büyük acısı evlat acısı diye…
…ve gerçekten bazı duygular var ki, kelimeler yetmiyor. Yaşamayanın tam olarak anlayamayacağı, ama hissinin bile insanın içine oturduğu bir acı…
Hamnet’i okumaya başlarken aslında neyle karşılaşacağımı az çok biliyordum ama içimde belirgin bir beklenti yoktu. Buna rağmen, bu kadar derinden hissettiren bir anlatım beklemiyordum.
Kitabın merkezinde belki sadece bu acı yok…
William Shakespeare’ın hayatına dokunan detaylar, karakterlerin işlenişi, dönem atmosferi gerçekten çok güçlü.
Dönemin getirdiği kadın olmanın ağırlığı…
Sevgilerin açıkça gösterilmeden yaşandığı o mesafeli zamanlar…
Ama bir yanda da küçük bir çocuğun ikizine duyduğu o saf ve derin bağ, onun için kendinden vazgeçişi…
Ve ardından anneyle babanın içine çöken o tarifsiz evlat acısı…
Aslında bu, sadece bir kaybın hikâyesi değil;
Bir ailenin bu acıyla baş etmeye çalışmasının, dağılmadan ayakta kalma çabasının hikâyesi…
Ama ben okurken hep aynı yerdeydim …
Bir annenin yaşadığı o tarifsiz boşlukta.
Sayfalar ilerledikçe hikâyeden çok o duygunun içinde kaldım.
Sanki anlatılan bir olay değil de, hissedilen bir acıydı…
Bazı kitaplar vardır, bittiğinde hikâyesini değil, hissettirdiğini hatırlarsın ya…
Bu kitap benim için tam olarak öyle oldu