Demir'e «Altın Pencereli Ev» adlı bir hikâye okuttu. Belki de bu hikâyeyi biliyorsun. Hani, ormanda bir küçük evde yoksul bir aile yaşıyormuş. Bu evin bir kızı varmış. Onların evinin uzağında da başka bir ev görünürmüş. Akşam üzerleri, bu evin pencereleri sapsarı, pınlpırıl yanarmış. Küçük kız, altın pencereli bu evi çok merak etmiş. Oraya gitmek için birgün yola çıkmış, gitmiş, gitmiş, evi bulmuş ama, gece de olmuş. Orda uyumuş, geceyi geçirmiş. Bir de uyanıp, bakmış ki, kendi evleri karşıda, pencereleri de altın gibi pırıl pırıl ışıldıyor. Altın pencereli evin karşıda, kendi evleri olduğunu anlayınca şaşmış. O zaman, pencere camlarını, güneş ışınları yansımasının altına çevirdiğini anlamış. Demir, bu hikâyeyi okuduktan sonra, öğretmenimiz,
— Bundan alınacak ders nedir? dedi.Kendi sorusunu yine kendisi cevaplandırdı:
— İnsanlar, içinde bulundukları durumdan memnun olmalıdırlar. Çok zaman, bu hikâyedeki küçük kız gibi, içinde bulunduğumuz mutluluğu bilemeyiz. Ancak ondan uzaklaşınca, mutluluk içinde yaşadığımızı anlarız. Demek ki, yine en iyi ev, bizim kendi evimizdir.