Selim Paşa son günlerde âdet edindiği tefelsüfe(felsefi yorumlara) başladı:
–Herifin kalbi kadın gibi... Kafası da öyle. Devlet, hükümet, siyaset, Padişah... Bunlardan bir şey anlamıyor. Karşıma aldım konuştum. Karınca kadar ehemmiyeti olmadığını kafasına sokmaya çalıştım. Ferd, bir buğday tanesi; hükümet ve devlet, bir değirmen... Onlar her taneyi ezer, istediği şekle sokar. Garb'ı taklide başlayalı, çürük fikirlerini kendimize mal etmeye yelteneli bu hikmeti unutuyoruz. Sözüme mim yapıştırın, Beyefendi. Farzı muhal olarak( sayalım ki) Genç Türkler bir gün hükümete gelseler onlar da bizim kadar, belki bizden fazla ferdi ezecekler!
Devlete ve Devletlûya sadakati onu oğlunun takibe mecbur eden acı bir vaziyete düşürmüştü. Bunu kabul ediyordu. Fakat bunun için para almak! "Hükümdar yakınlığı, yakıcı bir ateştir" diyen şair ne kadar haklıydı.
Selim Paşa sustu.
Onun Padişah'a sadakati –Zâti Bey'deki gibi,– sade maddî menfaatlere istinat etmiyor. Onda bir 'devlet' mefhumu vardı ki ona âdeta 'mistik' bir heyecanla bağlıydı. Yalnız Padişah'la bu devlet mefhumunu birbirinden ayırmaya kadir değildi.
– Devlete hıyanet eden kim olursa olsun alimallah tabanlarına öyle bir sopa çekerim ki etleri hallaç pamuğu gibi darmadağın olur. Değil kendi oğlum, hain olan, Zat-ı Şâhâne'nin gözbebeği bir şehzade bile olsa Fizan'a yaya yollamaktan çekinmem.
Kurbağa, sümüklü böcek, domuz yemek teklif edilince nasıl bazı adamların midesi dönerse-hatta en büyük lokantalarda ve altın tabaklarda- hafiyelik teklif edilince de midesi bulanan adamlar vardır. Tevfik bunlardandı. O kadar istikrah duydu, o kadar zaafının, aczinin, hastalığının tesiriyle bu istikrah arttı ki birdenbire bir çocuk gibi ağlamaya başladı.