Dede dedi ki:
–Peregrini dostum, Tevfik kâğıt parçalarını yaşatırken, fikrin maddeye ne kadar hâkim olduğunu düşündün mü? Fikir gidince insan da kâğıt gibi cansız, mânâsız oluyor. Bu akşam İsa'nın şu sözlerini hatırladım: "Allah ölülerin değil, dirilerin Allah'ı"!..
Peregrini ömründe ilk defa felsefi bir bahse girmek istemedi. O, Tevfik'in cinleri, perileri oynatırken çıkardığı; sesi taklide çalışıyordu.
Vehbi Dede, arkalarından:
–Her şey an, an nûr içinde, sonra daimi karanlık... İşte geldi, işte gidiyor... İnsan ömrü, kainatın hayatı nur içinde bir an görünüp sönen hayal... Bir gölge oyunu, dedi
–Rabia babandan sonra kimi seversin?
–Vehbi Dede'yi.
–Niçin?
Ne bilsin? Bilse Vehbi Dede'nin mukaddes bir ihtiyaç olduğunu söyleyecek, insani zaafları anlayan, affeden fakat kendisinin bunların bir aziz olduğunu, bunun için ancak Rabia'ya her zaman teselli ve kuvvet verdiğini anlatacak.
Râkım Amca, Rabia'yı mutfakta yakalar, sorar:
–Dünyada en çok kimi seversin?
–Tevfik'i.
–Niçin?
Ne bilsin? Benliğe kök salan gönül bağlarını kim tarif edebilir? Tevfik çocuğun kuru bir çöl zannettiği hayatta gördüğü ilk vaha, tahmin edilmemiş emellerini şahsında toplayan biricik insan. Mahrum olduğu ana şefkatini, beraber oynamak istediği muhayyel arkadaşın tuhaflıklarını onda bulmuş. Belki onun için babasının hizmetlerini o kadar itina ile görüyor, isteklerini seziyor, İmam'ın vaktiyle nasıl abdest suyunu dökerse Tevfik'in rakı tepsisini öyle hazırlıyor, her gün aynı saatte önüne getiriyor.
Rabia, Dede gittikten sonra bile olduğu yerde durdu ve gözleri göğü seyretti. Yüreğinde büyük ve mesut hadiseler bekleyenlerin heyecanı vardı. İstanbul'un hangi yıldızlı gecesi insan gönlüne büyük vak'alar arifesi hissini vermez? Koyu mavi kubbeye yayılan ve yapışan dost ışıklarıyla yolunu işaret etmez?