Hayat böyleydi. Rüzgârlar bir ağacın yaprağını uzaklardaki bir suya nasıl atıyor ve yaprak hiç de kendisine yakışmayan bir çevrede nasıl dönüp çarparak kayboluyorsa, Selim Pusat da kendi ağacı olan asker ocağından koparak yeşil dalgalı ve çağlayanlı bir ırmağa düşmüş, meçhule doğru sürüklenip gidiyordu. Yalnız sürüklenmekle kalmıyor, bu arada kendi sağlığını da yıkıyordu. Çünkü yasak edilen içkiye yine başlamış, hatta eski hızını da aşmıştı.
Karla ve soluk kesen tipi ile tehlikeler yaratan bir yoldaki yolcu, artık bir defa girmiş bulunduğu bu yolda tabiatla nasıl boğuşursa Selim'de yeşil bakışlı kasırganın arasında bir ölüm-dirim savaşı yapacaktı.
Leyla'nın gözleri dalmıştı. Sonra:
– Dünyada hâlâ karşılıksız en büyük fedakarlığı yapan şövalyeler var. Yaşamayı güzelleştiren de zaten bu mert insanlar oluyor! diye sözlerini tamamladı.
Ne ruha, ne ahrete, hiçbir şeye inanmayan bir insanın, en yakın arkadaşa da ait olsa, bir mezara, tıpkı bir canlıya gider gibi gidişleri neyi gösteriyordu?
– Şehvet, hayatın en büyük prensibidir. İnsan neslinin tükenmemesini sağlar. İnsan, akıl ve duygu bakımından çok üstün ve ileri olduğu için bu prensibi de olgunlaştırmış, güzelleştirmiştir. Yiyeceğini, giyeceğini, barınacağını güzelleştirdiği gibi. Şehvet, aşk haline geldikten sonra artık insanlar arasında yarış başlamış ve beyinler, muhayyeleler gerçekte olan güzellerle kanmayarak onları icad etmek yoluna girmiştir. Sevgiliyi aşık yaratır, sonra tapar. Onda eşsiz güzellikler, büyüklükler bulur. Aslında alelâde bir kız veya kadındır ama Mecnun'un Leyla'yı görüşü gibi ilahlaştırdıkça artık aşk denilen tezahür başlamıştır. Bununla beraber aşk lüzumlu bir şeydir...