Ayaklar baş, başlar da ayak olmadı henüz. Daha pek uzun bir zaman da ayaklar ayak, başlar baş olarak kalacak. Ne bu ayaklar lân? Anlayacağınız, can sıkıntısı çoban armağanı...
çünkü belki de hoşnutsuz olmak için hiçbir neden yoktur bu hayatta, ya da hoşnutsuzluğu ifade etmek için, çünkü her şeyi aşmak gerekir, çünkü belki acı, sevinç, sıkıntı, erinç gibi kavramlar da yoktur ve bunların içerikleri de. Ama yine de galiba eski has eski tamam (pardon! eski tas eski hamam) ben İstanbul hamamlarını özlüyorum!
Neyse, efendim, huzurlarınızdan saygıyla sevgiyle çekilirken yakında görüşmek dileğimi de belirtir, hepinizi öperim.
Kağan'ı burada yalnız bırakmak istemiyorum ama bir süre daha kalmam da ruhsal sağlığım için tehlike çanları oluşturabilir. Pek dayanıklı biri değilim, eğer bu meşakkatse, pek katlanamıyorum meşakkate galiba.
Oturup duruyorum. (Yoo, bazen kalkıp saçımı kesiyorum, değişik kâhküller deniyorum.) Kağan 5'te işten dönüyor, alelacele yemek yiyor, sonra akşamları bulunursa iğrenç Amerikan kovboy-gangster-polis-casus-vampir-science fiction filmleri seyrediliyor lokalde (lokal denilen yer de tokyolu adamların tavla ve kağıt oynadığı ve veremler dinlediği bir mahalle kahvesi aslında) eve dönülüyor ve Kağan ertesi sabah 6'da işbaşı yapabilmek için sızıyor. Bir makine ve erkek cemaati burası.
Karamsarlık olarak algılamayın bunları ama dediğim gibi insanı tedirgin etmiyor değil bu mekân ve ilişkiler. Bu güncel olgular işin bir boyutu, öte yandan bu şantiyede, üç aydır burada olmak konumu var ki, bunca kırolukla kuşatılmışlık (benim açımdan) oldukça can sıkıcı.