Kuyucaklı Yusuf’u okurken en çok hissettiğim şey, Yusuf’un yalnızlığı değil; bu yalnızlığın ne kadar tanıdık olduğu oldu.
Kalabalığın içinde susmayı seçen, haksızlığı görüp buna uyum sağlayamayan bir karakter var karşımızda. Yusuf bana, dünyayla arasına mesafe koymak zorunda kalan insanları hatırlattı.
Roman ilerledikçe kasaba düzeni daha da boğucu hale geliyor. Gücün kimde olduğu, kimin sözünün geçtiği belli; adalet ise ancak güçlülerin işine geldiği ölçüde var. Kaymakamın sözleri bu noktada beni özellikle durdurdu. Söyledikleri doğruydu ama yetmedi. Çünkü bazen doğruyu bilmek, onu değiştirmeye yetmiyor. Bu da insanın içini daha çok acıtıyor.
Yusuf’un sessizliği bir kabulleniş değil, bir uyumsuzluk. O, bu düzenin parçası olmayı reddediyor ama bunun bedelini de yalnızlıkla ödüyor. Kitabı okurken şunu düşündüm: Bazı insanlar kötülüğe karşı savaşmaz; sadece ona benzememek için geri durur. Yusuf biraz böyle biri.
Kuyucaklı Yusuf, bana göre bir taşra hikâyesinden çok daha fazlası. Adaletsizliğe alışmanın ne kadar tehlikeli olduğunu ve insanın, uyum sağlayamadığı bir dünyada nasıl yavaş yavaş sertleştiğini anlatıyor. Bitirirken içimde kalan his, huzurdan çok bir ağırlık oldu — ama sanırım bu kitabın tam da yapmak istediği şey bu.