Doğuştan zalim askerler olduğu gibi doğuştan yufka yürekli askerler de vardı.
Kan revan içindeki birini sırtına alarak hastanenin önüne bı rakıp hızla oradan uzaklaşan, hava indirme birliğinden bir asker vardı. Ateş emri verildiğinde kurşun insanlara isabet etmesin diye silahını yukarı kaldıran askerler vardı. Vilayet binasının önündeki cesetlerin önünde saf tutup koro halinde askeri marş söylenirken ağzını sımsıkı kapadığı için yabancı basının objektifine yakalanan bir asker vardı.
Nedense benzer bir tavır vilayet binasında kalan sivil askerlerde de vardı. Çoğu insan silahı sadece almış, kullanamamıştı. Yenileceklerini bile bile neden orada kaldıkları sorusunaysa hepsi benzer cevaplar vermişti. “Bilmiyorum. Sadece öyle yapmam gerekiyor gibiydi.”
Onları kurban olarak düşünmekle hata etmiştim. Onlar kurban olmak istemedikleri için orada kalmışlardı. O şehirde yaşanan o on günü düşününce öldüresiye linç edilen adamın var gücüyle gözlerini açmaya çalıştığı an gözümde canlanıyor. Ağzını dolduran kan ve kırılan dişlerini tükürerek açılmayan göz kapaklarını parmaklarıyla zorla kaldırıp karşısındakinin yüzüne baktığı an canlanıyor gözümde. Bir yüzünün, bir sesinin, sanki önceki hayatından kalmış gibi bir haysiyetinin olduğunu hatırladığı o an canlanıyor. “İşte o ânı çiğneyerek katliam geliyor, işkence geliyor, zorla bastırma geliyor. İtip kakıyorlar. Eziyorlar. Yok ediyorlar. Ancak şimdi gözleri açık olduğu sürece, onları gözetlediğimiz sürece sonuna kadar bizler...
Artık beni elimden tutup götürmeni diliyorum. Beni aydınlık tarafa, ışığın parladığı tarafa, çiçeklerin açtığı tarafa çekerek götürmeni istiyorum.”