Üniversitede kadınların varlığı hala ilgi ve merak uyandıran bir tuhaflıktı. Özellikle, sesleri zaman zaman arkadaşlarının kulağına gelecek kadar yükselse de birbirleriyle bakışıp fısıldaşan birinci sınıf öğrencileri arasında.
Bir öğrenci, ''Bir tanesinin bile bakmaya değecek yüzü yok mu?'' diye sordu.
Bir başkası oldukça iğneleyici bir biçimde, ''Onlar tutkunun değil, bilimin elçileri.'' diye cevap verdi.
Yaşamak ağrılıydı. Ağırdı. Bir telefonu açmak, bir sesi kucaklamak, bir sesin aşinalığında ferahlamak... Bir eli tutmak, bir ele tutunmak, bir omuzda doyasıya ağlamak, bir sırrı paylaşmak, bir sıkıntıyı bir teselli bağına tutturmak.
Geçmişinden içine içine süpürülen onca meselenin beklemekten, dışarı çıkamamaktan katılaşmış; taş kesilmiş, fosilleşmiş yankısını dinlemekten usanmıştı. Öylesine kendisiyle dolmuştu ki. Tıka basa. Gözü hiçbir şey görmüyordu.