Çöl, bir orman ya da bir cangıl gibi bereketli, sağlıklı değildir. Hayat şekilleri bakımından çok yoğun ve gizemlidir. Birçoğumuz çöl hayatı yaşadık: Yüzeyde çok küçük, yerin altındaysa muazzam.
Kemiklerinden saçına kadar, Vahşi Kadın geri geliyor. Gece düşleriyle, yarı anlaşılmış, yarı anımsanmış olaylarla geri geliyor. Vahşi Kadın geri geliyor. Öykü aracılığıyla geri geliyor.
Derin bir yara iziniz varsa, o bir kapıdır; eski, çok eski bir öykünüz varsa, o da bir kapıdır. Gökyüzünü ve suyu tahammül edemeyecek kadar çok seviyorsanız, o bir kapıdır. Daha derin bir hayatı, eksiksiz bir hayatı, makul bir hayatı özlüyorsanız, o da bir kapıdır.
Vahşi kadın doğasının kavranması bir inanç değil, bir eylemdir.
O olmadığında, kadınlar onun gönül sohbetini işitecek ya da kendi içsel ritimlerinin vuruşlarını kaydedecek kulaklardan yoksun kalır.
Onsuz, kadınların iç gözleri karanlıklara bürünmüş bir el tarafından kapatılır ve günlerinin büyük bir bölümü, kısmi felç yaşatan bir can sıkıntısı ya da türlü hüsnükuruntularla geçer.
Onsuz, kadınlar ruhlarının bastığı yerin sağlamlığını yitirirler.
Onsuz, neden burada olduklarını unutur, hareket etmeleri gerekirken dururlar.
Onsuz, çok fazla ya da çok az şey üstlenir ya da hiçbir şey yapmazlar.
Onsuz, ateş üstündeyken bile suskundurlar.
O, kadınların düzenleyicisidir, duygusal yüreğidir, fiziksel bedeni düzene sokan insan yüreğinin aynısıdır.
Çocuklarını istismar eden ana babalara yalnızca “katı” denildiği; iliklerine kadar sömürülen kadınların ruhsal yaralanmalarına “sinir krizi” adı verildiği; sımsıkı korselere sokulan, sımsıkı gemlenen ve sımsıkı dizginlenen kız ve kadınların “edepli”, “zarif” görüldüğü bir zamandı ve hayatın sayılı anlarında yakalarını kurtarmasını beceren diğer kadınlar ise “kötü” damgası yediler.