Yağmalanmış her anlam, işlenmiş her günah, yenmiş her hakkın dersi, mutlaka yağmacısına geri dönecek, bir kabus olarak sunacaktı öğretisini. Bu hep böyleydi. Anlamak için çabalayanlarla, anlamdan kaçan yağmacılar arasında süren savaş, öyle bir şiddetteydi ki ya cehennem kazanacaktı ya da cennet… Ve insanoğlunun nereye ait olduğunu, neyi hak ettiğini galip gelen taraf belirleyecekti insan nereye aitti? Süregelen, her nesilde yenilenen bir cehennemin acısı ile ancak hayattan dayak yiye yiye insanlığını acı ile keşfettiği bir gerçekliğe mi, yoksa anlamaya adanmış bir cennetin huzurunda, hayatla birlikte akarak zenginleşmiş ortak bir bilincin anlamlandırdığı bir gerçekliğe mi? İnsan nereye aitse onu gerçekleştirecekti.
Ya çabaya geçip bir savaşçıya dönüşecekti ya da korkudan kaybolup kurban gibi hissedecekti kendini. Ya Yaşayan olacaktı ya da izleyen… Hayat daima bir seçimdi. Konfor alanının içinde her nefeste ölenlerden, hayatın içinde tamamlanmak için gösterdiğin çabada her nefeste doğanlardan mı olacaktın? Hayat işte bunun seçimiydi.