…sihirsel düşünüş, insan-insan ilişkilerinin eşitlikçi olduğu topluluk döneminde gelişmişti. Dinsel düşünüş, eşitsizlikçi toplumda gelişecektir. …ilkel topluluğun insanı… Doğa güçlerine, topluluğun herhangi bir üyesine davranır gibi (eşitlikçi) yaklaşmıştır. Doğadan ne kadar korkarsa korksun, doğadan ne umarsa umsun, böyle bir anlayışla, doğa güçleri karşısında yalvar yakar olmamıştır. Onların ayaklarına kapanmamıştır. Doğaya, doğa güçlerine tapınmamıştır. Öyle ki tapınmanın, dinin sihirden, sihircinin dinciden ayırt edilmesinde kullanılabilecek bir ölçüt (kriter) olduğu söylenebilir.
Gerçekten, sihir ile din arasındaki birinci fark, sihir işleminde doğa güçlerinden bir şeyleri yapması ya da yapmaması istenirken, tapınma eyleminde, onlara yalvarılmasıdır. Sihirde, sihirli sözler ve doğayı taklit eden sesler, devinimler, bıkıp usanılmaksızın yinelenir. Böylece istekler duyurulmaya çalışılır. Hatta doğa güçlerinin, bu tür eylemlerle, istenenleri vermeye zorlandığı söylenebilir. Tapınmada ise (ister doğa güçlerine, ister ruhlara, ister tanrısal yöneticilere tapınma biçiminde olsun) bambaşka bir ilişki söz konusudur. Tapınan kendini alçaltır, tapındığını yüceltir.
Bunun için, kafalarda önce, kimi öznelerin aşağılık, kimilerinin yüce olduğu yolunda “eşitsizlik” anlayışının yerleşmiş olması gerekir. Böyle bir anlayış ise, ancak eşitsiz insan-insan ilişkilerinin yaşandığı katmanlı uygar toplumda edinilebilir. İnsan-insan ilişkileri alanında bu anlayışla kalıplaşmış kafalar, baş edemedikleri doğa güçlerine aynı anlayışla yaklaşacaklardır. Onlar karşısında, kafalarındaki eşitsiz özneler arası ilişki modeline göre davranacaklardır.