Koray Durdu

Mezopotamya'da Uygar Toplumun Gelişmesi - Sihirselden dinsel düşünüşe
Üretime geçişin insanın düşünüşü üzerindeki dördüncü etkisi, onu, doğayla düzenli ve sürekli etkileşimiyle, doğadaki neden-sonuç ilişkilerini kavrayabilecek konuma geçirmesi olmalıydı. Ama bu olmamış, bunun tam tersi olmuştur. İlkel tarımsal üretim koşulları içinde insanın düşünüşü erekselciliğe savrulmuştur. Oysa insan, üretim etkinliği içinde (az çok etkin bir özne olarak) doğayla etkileşime girmişti. Dolayısıyla doğadaki neden-sonuç ilişkilerini kavrayabilecek konuma yükselmişti. Bitkilerin sihirli sözlerle (simgelerinin çoğaltılmasıyla) değil, tohumlarının ekilmesiyle çoğaltılabildiklerini (üretim etkinliği içinde) anlamış olmalıydı. Sonra onların, emek dökülüp çapalanırsa, daha gürbüz yetiştiklerini nasıl anlamamış olabilirdi ki! Ekinlerin yağışın az ya da sulamanın yetersiz olduğunda, cılız kaldıklarını da mı görmedi? Yağmurun aylarca yağmayıp güneşin aylarca parladığı dönemlerde ekinleri kavrulmuştu. Kısacası, üretime geçişle, bitkilerin yaşamını etkileyen su, güneş, toprak gibi doğal nedenlerin yarattığı sonuçları görme fırsatına kavuşmuştu. Olgular arasındaki neden-sonuç bağlantısını kavrama olanağı elinin altındaydı. Öte yandan emeği ile (ekip, çapalayıp, sulayıp biçmesiyle) sonuç (ürün) arasındaki ilişkiyi de görmüştü. Dolayısıyla, doğru neden-sonuç ilişkileri yanı sıra doğru erek-sonuç bağlantıları da kurabilecek konumdaydı. Bütün bunlar, insanlığın üretime geçmesiyle, tarihinde ilk kez, doğadaki neden-sonuç ilişkilerini kavrama (dolayısıyla bilimsel düşünme) fırsatını yakaladığı anlamına gelir. Öyleyse nasıl oluyor da metafizik bir erekselciliğe savrulabiliyor? Böyle bir sonucun doğması, bir trene yetişme şansı ya da treni kaçırma şanssızlığı gibi rastlantısal nedenlerin sonucu değildir. Bunun yapısal nedenleri vardır: Birincisi, evriminin bu
Sayfa 398·Kitabı okudu
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Mezopotamya'da Uygar Toplumun Gelişmesi - Katmanları - Köleler
Anlaşılan, ister kamu yazışmaları, ister günlük iletişimi yansıtıyor olsun, yazılı belgelerde, bir alt toplumsal konumdaki söze, bir üst konumdakine "efendim" diye seslenerek başlıyordu. Sözlerini "ben kulunuz" (bendeniz) diye noktalıyordu. Günümüzde de kimi çevrelerde böyle denilmiyor mu? ...Bunun, eşitsizlikçi üretim ilişkilerinin üstyapıya yansımış geleneğinin, varlığını günümüze dek sürdürebilmiş "kültürel fosil" olduğu söylenebilir. Bugün bile bu eski alışkanlıkla, telefonu "efendim" sözüyle açan, anlamadığında "efendim?" diye soran, sorulanı "evet efendim" diye yanıtlayan kimseler var. Kibarlığı, alçakgönüllülük gösterisini "bendeniz" (köleniz) noktasına çıkaran kimseler yok mu?
Sayfa 391·Kitabı okudu
Mezopotamya'da Uygar Toplumun Gelişmesi - Katmanları - Köleler
Üstyapıya bakılırsa ilk uygarlık köleciydi. Kentin asıl yöneticisi sayılan koruyucu tanrısının en önemli niteliği "efendi" olmasıydı.⁹⁶ #Bu anlayışla, Sami dillerinde "Rab", Hint-Avrupa dillerinde "Lord" sözcüklerinin hem tanrı hem efendi anlamına gelmesinin geçmişi Mezopotamya'ya dayansa gerek. (s.454)# Kentinin tüm insanları ise, onun karşısında "köle" (kul) konumundaydı. Öyle ki, İÖ 3 binyılın yazılı belgelerine göre, kent devletinin yöneticisi bile tanrının hem kâhyası (vekili) hem kulu sayılıyordu. Burada, kul (köle) sözcüğü ile her karşılaştığımız yerde onun gerçek anlamda bir kölenin varlığını göstermeyebileceği yolunda ilk uyarıyı alırız. Yönetici nasıl köle olabilir ki?⁹⁷ #Yöneticilerin, efendilerin bile (tanrı karşısında) kul (köle) sayılmaları, dinsel ideolojinin etkisini günümüze dek sürdüren en büyük numaralarından biridir. Bu, kul sahibi ile köleyi, yönetilen ile yöneticiyi aynı sıfat altında birleştirerek eşitsiz konumlarını ve eşitsizlikçi ilişkilerini örtmeye, hiç değilse önemsiz göstermeye yaramaktadır. Ayrıca Marksçı terminoloji ile söylenirse, efendiyi köle gibi göstererek, gerçekliği "tepetakla" ederek yansıtmaktadır. (s. 454)#
Sayfa 391·Kitabı okudu
Mezopotamya'da Uygar Toplumun Gelişmesi - Tarihte dinci-savaşçı ilişkileri
Yeryüzünün çeşitli bölgelerinde, tarihin çeşitli zamanlarında kurulan ilk uygarlıkları izleyen bir gelişmeyle yönetimin dincilerden savaşçılara geçmesi senaryosu, yıkılıp yeniden kurulan uygarlıklarda, yıkılıp yeniden kurulan düzenlerde de oynanmıştır. Öyle ki bu kurgu, yalnızca tarihteki değil, günümüzdeki uygar (sınıflı) toplumların yapısını ve bu yapı içinde dinciler ile savaşçıların ilişkilerini de açıklayıcıdır: Örneğin toplumumuzda, Kurtuluş Savaşı öncesi ve sonrası dinci-savaşçı (din adamı-asker) sürtüşmelerini bile kavramaya yarayabilir. 12 Eylül 1980 "askeri darbe" olayı öncesi ve sonrası ilişkileri de açıklayıcıdır. Böyle bir kurgu, Althusser'in devletin biri baskı aygıtları, öteki ikna aygıtları olarak iki temel aygıtının bulunduğu kuramı ile desteklenirse, daha büyük bir açıklama gücü kazanır. Buna göre, devletin baskı aygıtları, egemen sınıfın bir dalını oluşturan savaşçıların tekelindedir. Devletin (bu demektir ki uygarlığın, sınıflı toplumun) ikna (kandırma) araçları din kurumuna bırakılmıştır. Dolayısıyla dincilerin tekelindedir. Egemen sınıfların bu iki dalı, birbirleri karşısında (deyim yerindeyse) "düşman kardeşler" konumundadır. İkisi de sınıflı toplumun yönetimini (toprak sahibi aristokratların ya da endüstri kapitali sahibi burjuvaların elinden alıp) kendi tekelinde tutmak umudunu taşımaktadır. Bu noktada aralarında bir yarışma, hatta düşmanlık vardır. Ama alt sınıfların siyasal erki ele geçirme, hatta böyle bir bilinci ve amacı olmaksızın direnme girişimlerinde, eski düşmanlıklar unutulup bağdaşıklık kurulur. Savaşçılar ile dinciler birbirleriyle sarmaş dolaş olur. Yeniçağ'ın eşiğindeki Avrupa'da (1520-1525) Köylü Savaşları'nda Almanya'da olan (bak. s. 845) budur. İspanya İç Savaşı sırasında (1936-1939) olan bu! 12 Eylül sonrası ısıtılıp sunulan
Sayfa 389·Kitabı okudu
Sümer'de Uygar Toplum - Sayı ve yazı dizgelerinin kuruluşu
Burada sayı ve yazı sistemlerinin bulunuşu, asıl bulucuları olan Sümerlerin diliyle değil, egemenliği ve tapınakları daha sonra ele geçiren Sami kültürlü halkın diline göre canlandırılmıştır. Böyle bir yolun seçilmesinin amacı, Sümer buluşlarının Samilerce benimsendikten sonra abece'ye (alfabeye) dek geliştirilişini kesintisiz özetleyebilmektedir. Gerçekten bir Sami dili olan Akadca ile sağlanan kültürel birikim ve bu birikimin aktarılması, gene Sami dilleri olan Fenike diline, İbraniceye, Arapçaya sürecektir. Arapça yoluyla Osmanlı toplumlarına geçecektir. Öyle ki Cumhuriyet'in yazı devriminden önce kullanılan Arapça sayılarda "O" beş, "I" ise bir sayısını gösteriyordu; dört binyıl önce Mezopotamya tabletlerinde olduğu gibi! #s.375=84 no'lu alıntı#
Sayfa 453·Kitabı okudu