Üretime geçişin insanın düşünüşü üzerindeki dördüncü etkisi, onu, doğayla düzenli ve sürekli etkileşimiyle, doğadaki neden-sonuç ilişkilerini kavrayabilecek konuma geçirmesi olmalıydı. Ama bu olmamış, bunun tam tersi olmuştur. İlkel tarımsal üretim koşulları içinde insanın düşünüşü erekselciliğe savrulmuştur.
Oysa insan, üretim etkinliği içinde (az çok etkin bir özne olarak) doğayla etkileşime girmişti. Dolayısıyla doğadaki neden-sonuç ilişkilerini kavrayabilecek konuma yükselmişti. Bitkilerin sihirli sözlerle (simgelerinin çoğaltılmasıyla) değil, tohumlarının ekilmesiyle çoğaltılabildiklerini (üretim etkinliği içinde) anlamış olmalıydı. Sonra onların, emek dökülüp çapalanırsa, daha gürbüz yetiştiklerini nasıl anlamamış olabilirdi ki! Ekinlerin yağışın az ya da sulamanın yetersiz olduğunda, cılız kaldıklarını da mı görmedi? Yağmurun aylarca yağmayıp güneşin aylarca parladığı dönemlerde ekinleri kavrulmuştu. Kısacası, üretime geçişle, bitkilerin yaşamını etkileyen su, güneş, toprak gibi doğal nedenlerin yarattığı sonuçları görme fırsatına kavuşmuştu. Olgular arasındaki neden-sonuç bağlantısını kavrama olanağı elinin altındaydı. Öte yandan emeği ile (ekip, çapalayıp, sulayıp biçmesiyle) sonuç (ürün) arasındaki ilişkiyi de görmüştü. Dolayısıyla, doğru neden-sonuç ilişkileri yanı sıra doğru erek-sonuç bağlantıları da kurabilecek konumdaydı.
Bütün bunlar, insanlığın üretime geçmesiyle, tarihinde ilk kez, doğadaki neden-sonuç ilişkilerini kavrama (dolayısıyla bilimsel düşünme) fırsatını yakaladığı anlamına gelir. Öyleyse nasıl oluyor da metafizik bir erekselciliğe savrulabiliyor? Böyle bir sonucun doğması, bir trene yetişme şansı ya da treni kaçırma şanssızlığı gibi rastlantısal nedenlerin sonucu değildir. Bunun yapısal nedenleri vardır:
Birincisi, evriminin bu