İki yıl süresince her gün iki 300 işçinin bedava çalıştıklarıni, on para almadıktan başka kendi hesaplarına karınlarını doyurduklarını, sadrazamın verdiği paralari abidağanin cebine attigini (cebine attığı paranın miktarını kurusuna kadar hesaplamışlardı) , bu gibi hallerde her zaman olduğu gibi onun da bu hileciligini büyük bir çalışkanlık, sertlik maskesi altında gizlediğini, zulmüyle sade Hristiyanları değil Müslümanları da bıktırdığını, bu mübarek hayır işinden bu zengin Vakfıiyeden sevineceklerine tam tersine onu yapanları da yaptıranları da lanetlandıklarını anlatmıştı.
Ömrü boyunca memurların namussuzluğu ve hırsızlığı ile savaşmış olan vezir , ona ihanet eden bu hırsızı çağırıp hemen caldigi paraları geri vermesini söylemiş ve daha büyük bir cezadan kurtulmak istiyorsa hemen pılımı pırtsını çoluğunu çocuğunu toplayıp Anadolu'nun küçük bir kasabasına göç etmesini emretmiş.
gözden düşmek ihtimali aklına gelince yedigi yemek bile zehir oluyor, insanlar ona iğrenç geliyor, yaşam korkunç bir biçim alıyordu . gözden düşmenin ne demek olduğunu hayal edebiliyor ve kendi kendine söyleniyordu:
- sadrazamdan uzaklaşacaksın! Düşmanların seni alaya alacaklar (hayır hayır bu olamaz) artık bir kişiliğin bir mevkin kalmayacak. Bir paçavra parçası sade başkalarının değil kendi gözünde bile zavallı bir çare bir insan olacaksın! güçlükle kazandığı parayı da elinden alacaklar. Servetine dokunmasalar bile İstanbul'dan uzak, Anadolu'nun bir köşesinde sürgün olarak onu bir ucundan kemirmekle yetinmek zorunda kalacaksın! Ve gereksiz gülünç unutulmuş bir insan olarak
Hayır ! Böyle bir yaşantıya katlanmaktansa her şeye razı idi. Güneşi görmemeye, gunun havasını teneffüs etmemeye, yaşamamaya 1000 kere razıydı.