Bir sonbahar akşamıydı; gökyüzü, solmuş tonlarda griye bürünmüş, yapraklar rüzgarla dans ederken hüzün dolu bir şarkı çalıyordu. O an, ağırlığını hissettim, sanki gökyüzü üzerime çökmüş gibiydi. Şehir, sessizliğin içinde kaybolmuştu ve sokak lambaları, solgun ışıklarıyla izbe sokakları aydınlatıyordu.
Bir bankta oturuyordum, elbiselerim hafifçe ıslanmıştı yağmurla. Gözlerimde bulanık bir özlem vardı, yaşlarımı yağmur taneleriyle karıştırarak süzülüyordum. O an, kaybolmuş anılarla dolu bir albüm açtım zihnimde. Gülüşlerimiz, dokunuşlarımız ve o anılar, birer birer düşüşe geçiyordu.
Hüzün, içimi sarhoş ediyordu; sanki içimdeki tüm duygular, gri bulutlarla kaplıydı. Gökyüzündeki yağmur, sanki benim kalbimden düşen damlalardı. Sensizliğin acısı, içimde derin bir çatlak bırakmıştı. Ellerimde hissettiğim soğukluk, içimdeki boşluğun bir yansıması gibiydi.
Belki de yağmur, içimdeki acıyı yıkayacaktı; belki de her damla, gözyaşlarımın yerine geçecekti. Ama o an, beni sarhoş eden bu hüzün, içimi bir fırtına gibi sarsıyordu. Gökyüzüne bakarak, belki de yağmurun beni temizleyeceğini umut ettim. Ama belki de yağmur, sadece acıyı daha derin hissettiriyordu.