Kürsüden inmeme izin verildiği anda, üzüntü azgın bir dalga gibi beni yıkayıp geçti. Kımıldamadan paravana baktım. Sana doğru koşmak, içine doğru kıvrılıp yeniden rahmine yerleşmek istedim. Tarihi yeniden yazmak istiyordum, bu defa beni normal bir anne gibi seveceğin bir tarih. Yepyeni pırıl pırıl.
Fakat korkaklığım, kurnazlıgımdan ileri gelmiyordu. Kadın denen canlının gece yatmadan öncekiyle sabah
kalktıktan sonraki hali arasında arasında dağlar kadar fark oldugunu ve mutlak bir unutkanlık gibi mükemmelen bir
yöntemle iki dünyayı birbirinden ayırarak yaşadıklarını henüz idrak edememiştim.
On küçük Zenci yemeğe gitti,
Birinin lokması boğazına tıkandı. Kaldı dokuz.
Dokuz küçük Zenci geç yattı,
Sabah biri uyanmadı. Kaldı sekiz.
Sekiz küçük Zenci Devon'u gezdi,
Biri geri dönmedi. Kaldı yedi.
Yedi küçük Zenci odun yardı,
Biri baltayı kendine vurdu. Kaldı altı.
Altı küçük Zenci bal aradı,
Birini arı soktu. Kaldı beş.
Beş küçük Zenci mahkemeye gitti,
Biri idama mahkûm oldu. Kaldı dört.
Dört küçük Zenci yüzmeye gitti,
Birini balık yuttu. Kaldı üç.
Üç küçük Zenci ormana gitti,
Birini ayı kaptı. Kaldı iki.
İki küçük Zenci güneşte oturdu,
Birini güneş çarptı. Kaldı bir Zenci.
Bir küçük Zenci yapayalnız kaldı.
Gidip kendini astı. Kimse kalmadı.
Not: lütfen eğer vaktiniz olursa Algernonun arka bahçedeki mezarına birkaç çiçek koyun olurmu.
Algernon'un bedenini küçük madeni bir kabın içine koydum ve eve giderken yanımda götürdüm. Onu yakma fırınına atmalarına izin vermeyecektim. Biliyorum, bu aptalca ve fazla duygusal bir yaklaşım ama gece geç vakit onu arka bahçeye gömdüm. Mezarının üzerine bir demet kır çiçeği koyarken kendimi tutamayıp ağladım.